ELİFNÂME 

 

 

  • Elif’den Yâ’ya nice yollar vardır!

 

  • Elif kıyamdır!

 

  • Elif harfler kervanının hem kılıncı hem neşteridir!

 

  • Elif ulûhiyyet hazinelerinin anahtarıdır!

 

  • Elif Kitabullah’ın hem esası, hem asâsıdır!

 

  • Elif her gizemi çözen, ama kendisi çözülemeyen ilâhi bir şifredir!

 

  • Elif hakikatin şimşeğidir!

 

  • Elif varlığın eksenidir!

 

  • Elif noktanın kametidir!

 

  • Elif harfler sarayının taç kapısıdır!

 

  • Elif incelikdir!

 

  • Elif güzel Allah’ın yaratdığı en gizemli harf giysisidir!

 

  • Elif Ahadiyyet’in ve Ahmediyyet’in simgesidir!

 

  • Elif hakikatin hançeridir!

 

  • Elif Allah’ın ademi (yoğluk) âlem, âlemi âdem yapan tecelli şifresidir!

 

  • Elif yoğlukdan varlığa tomurmanın hem imgesi hem simgesidir!

 

  • Elifin bir ucu insânîlik, öbür ucu ilâhîlikdir!

 

  • Elif hakkında söylenen sözler, ifâde zarûretinin izâfî uzantılarıdır!

 

  • Elif ifâdesizliğin ifâdesidir!

 

  • Elif ifâdeye ve tanıma sığmaz!
  • Elif îzâhı olmayan bir gizem ebrusudur!

 

  • Elif ibtidadır (başlangıçtır)!

 

  • Elif Evvel’dir: El Evvel!

Elif Âhir’dir: El Âhir!

Elif Zâhir’dir: Ez Zâhir!

Elif Bâtın’dır: El Bâtın!

 

  • Elif harflerin ezanıdır!

 

  • Elif diklenmeden dik durmanın sembolüdür!

 

  • Elif İslâm, îman ve îhsân sancaklarının gönderidir!

 

  • Elif letâfetin ve zerâfetin simgesidir!

 

  • Elif kalemdir, kelâmdır!

Elif kılıçdır neşterdir!

Sadrına Elif çekilen insan, kalemi kelâmı, kılıcı ve neşteri birlikde yaşar ve gönlü açılır!

 

  • “Ebr”in, “Ebrî”nin ve “Ebrû”nun ilk harfi Elifdir! Elif ilkdir! İlk de Elifle başlar!

 

  • Elif’le başlayan “ân” kelimesi güzellik anlamını taşır. Elifli ebrûlar bu ân ve şânın kaftanlarıdır!

 

  • İnnî enallah (İnnî Ene Allah: Şüphesiz Ben Allah) âyetinin her kelimesi Elifle başlar. Allah’ı bilmeyen, Enel Hak şehidlerinin şahsında Allah’ı taşlar!

 

  • Elif “ân-ı dâim”in eksenidir; zaman hep bu eksende döner!

 

  • Elif harflerin minâresidir! Ezan, Allahu Ekber ve Eşhedü cümleleri hep Elifle başlar! Elifli ebrûlar ebrunun ezanıdır!

 

  • Ölmeden önce ölme diriliği içerisinde fenâdan bekâya erenler; bu varlıkdan soyunma ve yoklukda arınma haline, Elifî hal, Elif hali veya hal Elifi derler!

 

  • Elif Lâm Mîm! Kesinliğin kanıtı olan Kitâbın kodları bunlar!. (KK 2/1-2)

 

  • Elifle başlar Allah! Elifle başlar vahiy, ikra! Elifle başlar inzar! Elifle başlar Kur’an, elhamdülillah!

Elifle başlar Allahuekber! Elifle başlar kelime-i şehâdet, eşhedü enlâ ilâhe illâllah!

Elifle başlar dualar, salavatlar, Allahümme! Elifle başlar şükür, eşşükrülillâh!

Elifle başlar îman îkan, ikrar ikrâm, ihlâs ihsan!

Elifle başlar bütün esmâlar! Elifle başlar amentübillâh!

Elifle başlar edeb erkân, ezan kamet ve salât!

Elifle başlar elifle devam eder tahiyyât ve es selâm!

 

  • Elif bir rakamı şeklinde yazılır, Ebced hesabındaki sayı değeri de birdir. Elif Allah’ın Ehadiyyet (teklik, mutlaklık, birlik) simgesidir. Elif ve elf (bin) aynı şekilde yazılır. Kelime olarak Allah’ın binbir ismini simgeler. (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü Elif Maddesi)

 

  • Elif Arabca dostluk eden, yakınlık gösteren, dost demektir. Âşina ve muhib anlamına da gelir. (Şemseddin Sâmî, Kamus-ı Türkî, Elif Maddesi)

 

  • Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaradılmışı hoş gördük / Yaradandan ötürü!

Yûnus

 

Dört kitâbın mânâsı bellidir bir Elif’de / Sen Elif’i bilmezsin, bu nice okumakdır!

Yûnus

 

Yûnus senin ma’şukunu sevdi yaratdı ol Ganî / Boyu Elif kaşları Nûn gözleri Sâd eyledi!

Yûnus

 

  • Muhyî sana olan himmet / Âşık isen câna minnet / Elif Allah Mim Muhammed / Kisvemizdir dâlımız!

Muhyî

 

  • Çün Elif çizî nedâreddir semaın ârifi / Sâye-i hatt-ı istivâ-yı Şems’in oldu vâkıfı!

Esrar Dede

 

  • İncecikden bir kar yağar / Tozar Elif Elif diye / Deli gönül abdal olmuş / Gezer Elif Elif diye!

Elif’in uğru nakışlı / Yavru balaban bakışlı / Yayla çiçeği kokuşlu / Kokar Elif Elif diye!

Elifim kaşların çatar / Gamzesi sineme batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif Elif diye!

Evlerinin önü çardak / Elif’in elinde bardak / Sanki yeşil başlı ördek / Yüzer Elif Elif diye!

Karacoğlaneğmelerin / Gönül sevmez değmelerin / İliklenmiş düğmelerin / Çözer Elif Elif diye!

Karacoğlan

 

Es Selâm, Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

KAPILDIM GİDİYORUM BAHTIMIN RÜZGÂRINA

Bendeniz veya hakir fakir bencağaz, evkâftan mütekaid bî merâsim Musdâfendi! Iyâlullahdan, ıbâdullahdan sıradan ve sâde bir insan! Kendi doğallığım doğrultusunda çalışıp çabalayan gariban bir kulum ben! Ben demekten hoşlanmıyorum ya da daha doğrusu hoşlaşmıyorum ama, ne yapalım ki böyle bir kip var di mi?

Hem kendi doğallığım doğrultusunda çalışıp çabalamaktan söz ediyorum; hem de bu cümleye ters düşer gibi olan bir şeyler söylüyorum:

Hayatım boyunca hiçbir şey olmak için çalışıp çabalamadım! Kendi doğallığım doğrultusunda estim savurdum genelde hep! Hiçbir şey olmadım! Hiçbir şey değilim! Hiçbir şikâyetim yok! Hamdolsun, elhamdülillâh!

Habire hoplayıp zıplayan kendiliğimi tavandan indirip tabanda tokatlayarak şunları şöyledim:

Bunları söylerken, Allah’ın sıfatı olan hayatın akışı içerisinde yer alan mahrem muhtevâ bağlamında kavî isem ne mutlu bana!

Bahtımın rüzgârında esip savuruyorsam, yoruma sığmayan kaderimi yaşıyorum demektir. Kaderi yaşamak mahkûmiyet midir? Nefse hâkim olmak, nefsi meşrûlar dahil her şeyden mahrum etmek midir?

Hâkimiyet ve mahkûmiyet öylesine gizemli bir mahrem muhtevâ ki; şu şudur bu budur demek oldukça zor bir yargıdır! Bir sürü mezheb ve meşreb zuhûr etmiş bu sorgu ve yargıların içinde.

Hayatın merkezinden akıp gelen helâl ve temiz muhtevâyı bulandırmadan berrak yaşamak bizim bizliğimizi, nefsimizi bilmemize ve onu hayatın merkezinde irdelememize bağlı bir iffet sorunu olsa gerektir!

İnsan kendûye, kendi özüne ârifse, kısacası kendine hâkimse egosuna mahkûm olmaz derler bilgeler.

Hayatın akış trafiğini kirletmemek, zıtların âhenginde dönen devrânın tabiatına terbiyesizlik etmemektir. Hakîm Allah’ın emriyle murâdıbârîsi arasında dönüp ağan hayatın mahrem muhtevâsını arzu kulluğuyla örseleyip kirletmemektir! Tavanlarda ve tabanlarda hoplayıp zıplayan emmâre nefse mahkûm olmak değil, hâkim olmaktır! Bu hâkimiyet, egoya egemenlik zor mu zor ammaaaa, zorluğun içindeki kolaylığı yakalamak hüner! Es sabru miftâhül ferec: Sabır ferahlık zaferinin anahtarıdır! buyurur Hazreti Peygamber Aleyhisselâm.

Helâl ve temiz muhtevâ bağlamında kendime esip savururken, önümde bir not kağıdı vardı. Not kağıdıyla işim bittiği için, onu yırtıp geri dönüşüm sepetine atmak üzereyken, kağıdın arka yüzünde ne var diye baktım! Sübhânallah! Bizim Kemâl âbinin, Harputlu Kemâl Efendi’nin şu sözleri yer alıyordu:

Nefsine hâkim olan Allah’ı bulur. Birden bire nefse hâkim olmak zordur.

Nefsin hâkimiyetini belâlarla kırar, küçültür, hafifletir Allah. Belâlara sabreden kazanır.

Kalbdeki kudret yerde gökde yok.

Eğer çalışırsanız, Hazreti Allah çok yükseltir sizi.

Bu asırda iyi insan, iyi müslüman olan, geçmiş yüzyılların evliyâsından daha yüksek mertebelere erişir. Çünkü ateş içindesiniz. Ateş içinde çalışıyorsunuz. Bu yüzyıllardaki ateş geçmiş yüzyıllarda yoktu. Cehennemin içinde cennete koşmaktır bu asırdaki çalışma.

Asıl hüner, nâmüsâit şartlar içinde insan ve müslüman kalabilmektir. İnsanlığın ve müslümanlığın îcabını yapmak ve yaşamak… Zor zamanda zoru başarmak… Asıl hüner bu… Normal zamanlarda herkes yapar, yaşar bir yerde…”

İnsanın nefsine hâkim olması, onu haramdan irağ tutarak, helâl ve temiz olan meşrû yaşamla koruyup kollamasıdır.

Nefse hâkim olmanın daha incesi, helâl ve temiz olan meşrûları, müzmin alışkanlıklara zebun etmeden, yerinde ve kıvamında hakkını verme gayretiyle yaşamaktır.

Kemâl âbinin, Harputlu Kemâl Efendinin söylediği de budur! Vesselââââm! Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

4 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

HATİCE’NİN ANNESİNE YUDUM NİNNİSİ

Dört kız iki oğlan anası, gül gönüllü Gülşan anne, çok hareketli ve bereketli bir insandı. Kocası Ahmed Hüsameddin de aynı yapıda, insanoğlu insan karakterinde bir Erzincanlıydı. Orta halli mütevâzi evlerine gelip gidenleri o kadar çoktu ki, gece gündüz hep dolar taşar, dolar boşalırdı.

İkisi de merd ve cömerddi, ikisi de misafir ağırlamayı çok severdi. Salacak’ta sallanan bir salıncağı andıran bu hâne, Gülşan-Hüsâmeddin Reyhan çiftinin tüneği olan bu ev, mahallenin en gariban evlerinden biriydi belki ama, çok çok hareketli ve bereketli bir evdi. Rahmân sûresi 55/12 âyetindeki rayhan sofrasının numunesi bir hâne!

Güzel Allah iki cihanda da aziz etsin bu sahâvetli ebeveynin, ananın babanın evlâtları da merd ve cömerd insanlar! Güzel Allah cümlesine sıhhat, âfiyet, saâdet, hareket ve bereket ihsan eylesin! Gidenlere rahmet, kalanlara selâmet olsun, hepsi de ikramlı insanlar. Sayıları artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin, Hakk berekâtın versin. Âmin!

Karı koca birlikte çalışan diş hekîmemiz Hatice Reyhan Sel’in öz annesi, Ali Sel’in kayınvâlidesi gül şanlı Gülşân anne, hareketli ve bereketli ömrünün son demlerini esler vâdisinde sibemolde âsûde ederken, Hatice Reyhan’ın şu mahtablı ninnisiyle uğurlandı, hayatın öte yakasına! Yaşlılara tahsisli yoğun bakım ünitelerinde boş yer bulunmadığı için “yeni doğan” bebelerin ünitesinde ağırlandı uğurlandı cân Gülşân anne, hayatın öte yakasına doğduğu gün ve anlarda…

Buraların çimeni de / Yeşermiyor ki sensiz!

Ne tütünü ne çayı / İçilmiyor ki sensiz!

Sesin gelir uzaktan / Gel diye gel gel diye,

Ağlıyorum sen diye / Bilirim sen de ben diye!

Adın düşmez dilimden / Okurum türkü diye,

Anlaştım rüzgar ile / Esmesin ayrılık diye!

Sevdan içimde bir düğüm / Çözülmüyor ki sensiz!

Ha bu dünyada bir şeyin / Değeri yok ki sensiz!

 

DERDERÛN

Güftesi ve bestesi Yudum’a ait bir uğurlama senfoni ya da serenatıydı bu!

Bizim Aynur Gız’ın gönül gongunun titreşim mısraları şu:

Kul-Allah ilişkisi / Gülşân teyzenin gidişi!

Rahmetle mağfiretle muhabbetle Gülşan anne!

Yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

1 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

EZOTERİK İMGELER VE SİMGELER

Herkes bir âlem ve her şey bir alem ya!.. Bu âlemler ve alemler kozmozu kaosla toslaşınca, semboller bağlarında imgesel kıyametler kopuyor da, düz mantıkla, mantar bahçelerinde oluşan sıradan bir mantar patlaması gibi gözüküyor bu bazılarına ammaaaa… Muammâ hiç de öyle gözükmüyor!

Bazı insanlar, zihinlerinde tasarladıkları halde, açıkça söylemekten kaçınır gibi oldukları şeyleri, sembollerle ifade etmeyi tercih ediyorlar! Öyle yapınca da, hem kendileri hem de başkaları için sakıncalı olabilecek şeyleri sakladıklarını sanıyorlar belki ammaaaa… Her şeyin ve herkesin zamirinde gizlenen hakikatin, bir gün bir an, ayan beyan, açık seçik ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğunu unutuyorlar!

Hayatın bu yakasında da, öte yakasında da böyle gizemli bir gerçeklik var! Bu gizemli gerçeklik meydanlarında, daha önceleri bi şekilde, sembollerle sakladığın şeyler çırılçıplak ortaya çıkınca ne yapacaksın? Kendinden mi kaçacaksın? Kaçamazsın! İffetini mi yırtıp atacaksın? Atamazsın! Nereye kaçarsan kaç, ne yaparsan yap; kaçtığın yerlerde ve saklandığın sembollerde sen hep oralardasındır!

Bu hengâmelerde yapabileceğin tek şey, potansiyelinde var olan dürüstlükten özür dilemendir! Özür dilemek tövbe etmektir; tövbe etmek seni de özgeyi de yakan yanlışlardan doğruya dönmektir! Doğru nedir? Doğru, Hûd sûresinde yer alan: Festekım kemâ ümirte! Emrolunduğun gibi, istikamet üzre dosdoğru ol! âyetinin açılımları içinde dürüst yaşamaktır! Dürüst yaşamak, aynı anda aynı şanda, dört kapı hukukunu ihlâl ve ihmal etmemektir vesselââââm! Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

1 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

ARMAĞAN EFE’NİN ÖLÜM KALIM TÜRKÜSÜ

Ölüm kalım diye bi takıntısı yoktu Armağan’ın! En azından ben hiç rastlamadım onda, böyle bir kaygı korku ve endişeye! “Eskimeyen eskiler”in yaptığı ve yaşadığı gibi “yevmün cedid, rızkun cedid: yeni ve tâze gün, yeni ve tâze rızık” tavrında yaşardı hep! Yarın endişesi yoktu! Çok özel, çok güzel bir haslet bu!

Yerli ve milli kültür ve sanat bağlamında çok hırslıydı! Sekülerlik ya da dünyevilik bağlamının tarağında bezi yoktu! Yağcılığı ve yalakalığı hiç sevmezdi. Ve hele hele makam mertebe ve itibar derdiyle yapılan goygoyculuğu şerefsizlik olarak nitelerdi! Emanetin ehline verilmesiyle ilgili âyet, onun ayı güneşi ve yıldızlarıydı. Samimiyetten kopuk yapmacık tavırları tokatlar geçerdi!
Dinsel ve cinsel konularda, Allah’dan korkmaz kuldan utanmaz biri değildi amma, Allah korkusundan ziyade Allah sevgisini, Allah muhabbetini, Allah aşkını, Allah meşkini tercih ederdi! Cevad Hoca da bu nedenle Ermağan Efe derdi ona!

Az biraz deli depek, az biraz veli depek bir insandı Armağan!

Bu yazı için seçtiğim koşma, tam ona uyan bir koşma!

Üryan geldim, gene üryan giderim / Ölmemeye elde fermanım mı var / Azrail gelmiş de can talep eyler / Benim can vermeye dermanım mı var!

Dirilirler dirilirler gelirler / Huzuru mahşerde divan dururlar / Haramı var diye korku salarlar / Benim ipek yüklü kervanım mı var!

Er isen erliğin meydana getir / Kâdir Mevlam noksanımı sen yetir / Bana derler gam yükünü sen götür / Benim yük götürür dermanım mı var!

Karacoğlan der ki ismim ögerler / Ağı oldu bildiğimiz şekerler / Güzel sever diye isnad ederler / Benim Hakkdan özge sevdiğim mi var!

Bu harika koşmadan sonra, gelin bir de sema edelim bir semai ile ha! “Sema sefâ câna şifâ ruha gıdadır”, gamlanma.

Koyun meler kuzu meler / Sular hendeğine dolar / Ağlayanlar bir gün güler / Gamlanma gönül gamlanma!

Yiğit yiğide yâd olmaz / İyilerde ham süt olmaz / Bin kaygı bir borç ödemez / Gamlanma gönül gamlanma!

Naçar Karacoğlan naçar / Pençe urub bağrın açar / Kara gündür gelir geçer / Gamlanma gönül gamlanma!

Yâ Selâââm yâ Selââm, yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

30 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

ARMAĞAN EFE VE ÂŞIK CEVAD HOCA

Âşık Cevad Hoca vardı, Beyoğlu’nda Şişhane’de Okçu Mûsâ Câmii İmamı! Gönenli Mehmed Efendi’nin has haleflerindi. Celâlli ve cemâlli bir zâtdı! Normal sohbetlerde camide, minbere çıkınca celâlde eser savururdu! Armağanla hep onun câmiine giderdik Cuma günleri, cumaya! O bizi sever sayar, biz de onu çok sever sayardık.

Genelde, hemen hemen her gidişimizde şunu söylerdi kendi hâlinin efesi olan Cevad Hoca:

– Zor iş zor iş, zor iş efelik!

Şişhâne’de Okçu Mûsâ Câmiinin âşık imamının helâl ve temiz sözü bu: Önce kendine! Önce kendiliğine, habire berbat şeyler emreden nefsine karşı efelik etmek, efelik! Zor mu zor ama, kolaylığa açılan kapının anahtarına o zorluğun içinde ulaşıyor insan! Men arefe nefsehu, fekad arefe rebbeh!

Nefsine ârif olan, rabbine ârif olur! Bu irfâna erme efeliğine geçebilmesi için insanın her şeyden önce kendisini işleyip şişlemesi gerek!

Kendini işleyip şişlemeden başkalarını işleyip şişlemeye kalkarsan, hem yanılmış, hem yamulmuş olursun! Yanılmak ve yamulmak hüner değil ki!.

Sen sana ne sanursan / Ayruğa da ânı san / Dört kitabın mânisi / Budur eger var ise! diyen Yûnus Hazretleri ne güzel söylemiş bunu!

Kendine efelik edemeyen hamala küfelik olur! Çi fâîde, ne fayda!

Fayda mayda neyde meyde, her neydeysen; nefsine efeysen; efesin! Zor şey zor, zor şey efelik!

Ruhâniyetine selâm olsun, Âşık Cevad Hoca, her yerde her şeyde gerçek anlamda efeydi, efe!

Beyoğlu Okçu Mûsâ Câmiinden sonra Fatih Bıçakçı Alaaddin Câmiine tayin edildi! Birkaç sene sonra Şehzadebaşı Câmiine atanınca, Armağan darma duman:

– Hocaaaam, dedi, hocam! Hayırdır inşallah, hayırlar fethola! Okçu, Bıçakçı ve Şehzâdebaşı!.. Pâdişahlık seyri bu! Ferman pâdişahın, dağlar dağların! Dağdan indik biz artık! Ferman derman bizlere!

Cevad Hoca, bir uçtan bir uca, tatlı şirin gürcü gürcü gülümseyerek:

– Âmin diyelim Ermağan Efe, âmin! Amin diyelim senin duana âmin! Murad-ı Bârî her ne ise o ola! Âmin yâ muîn, âmin!

Cevad Hoca, Armağana Armağan değil de Ermağan derdi! Ermağan Efe diye hitab ederdi!

Cevad, cömerd anlamına gelen bir isim. Adı gibi cömerd, soyadı gibi aksoy bir âşıktı Cevad Hoca!

Armağan’ın padişahlık gülbankı Cevad Hoca’ya, Şehzâdebaşından emekli olduktan sonra Haremeynde mücâvirlik olarak yansıdı! Haremeynden dönüşte Fatih Camiinde çocuklara şeker ve hurma dağıtırken Hakka yürüdü!

Cevad Hocanın Okçu Bıçakçı ve Şehzadebaşı günlerinde biz, Armağan, Ahmed ve bendeniz, Karacoğlan’ın koşmalarıyla koşarak, semâîleriyle semâ ederek giderdik âdeta bu câmilere! Bunların hepsi hatırât oldu! Kırk yıl öncesinin anısına bir koşma!

Evvel sen de yücelerden uçardın / Şimdi enginlere indin mi gönül / Derya deniz dağ taş demez geçerdin / Karadan menzilin aldın mı gönül!

Yiğitliğim elden gitti yel gibi / Aktı gitti baktı gitti sel gibi / Damağımda tadı kaldı bal gibi / Hoyrat eli değmiş gonca gül gibi / Bozulmuş bağlara döndün mü gönül!

Hasta oldun yastığını istersin / Kâdir Mevlâm sağlığını göstersin / Cennet-i âlâdan bir köşk dilersin / Boynunun farzını kıldın mı gönül! / Boynunun borcunu verdin mi gönül!

Karacoğlan derki söyle sözünü / Hakka teslim eyle kendi özünü / Nâs işine karalama yüzünü / Yolun doğrusunu buldun mu gönül!

Yâ Selââââm, Yâ Selââm, yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

28 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

ARMAĞAN’IN SON ELVEDÂ ŞİİRİ

Çok keskin bir duyarlığa sahibti. Kafasıyla değil kalbiyle yaşardı. Gösterişe ve “goy goy”a geçit vermezdi. Ortam ve şartlar ne olursa olsun, söyleyeceğini pat diye söyler ve sözünü esirgemezdi. Farklı bir kişiliği vardı.

1975’lerde tanışmıştık. On yıllık dostluğun içinde belki asırları doldurabilecek hatıralarımız var. Fakat hatıralar konuşmuyorlar!

“O bulutun gölgesine” varmış, “ilk günâhın tövbesinde” yanmıştı.

Küt değildi. Keskindi! Son demine dek de böyle kaldı. Pek çok sanatkârda gördüğüm dağınıklık onda çok daha fazlaydı. Uzun süre Çengelköy sırtlarında “Harabat” adını verdiğimiz, harap ahşap bir evde yalnız yaşadı. Oysa daha önceleri çok renkli bir hayatı vardı. “Harabat”da geceler ve gündüzler boyu süren uzun sohbetlerimiz olmuştur. “Devran”ı o zaman kaleme almıştım. Armağan Tekin’le ilgili bölümleri gerçeği yansıtır. Hayal ürünü değildir. Kişiler de olaylar da gerçek hayattan alınmıştır. Ama irtihal ettiği zaman hakkında tek bir satır bile yazamadım.

Büyük bir sanatkârdı, ama sanatını icra imkânını bulamadı. Rastgele bir kalemle rastgele bir kağıda çiziktirdikleri bile bir sanat eseriydi. Benim “kitab sünnet icma’-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha”yı temsil eden jeneriğimin eskizlerini de o çizmişti. O günlerden bu günlere arşivimde aziz bir hatıra olarak sakladığım başka desenleri de vardır.

Kabri cennet olsun. Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

27 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

ARMAĞAN’IN EKBERÎLİK RİNDLİĞİ

Armağan, keskin zekâsı ve atak tavırlarıyla kuralları ve kuralcılığı zorlayan rind meşreb bir yapıya sahibdi! Bu yan ve yönü onu liberal gösterirdi, ama değildi! Milliyetçi ve mukaddesatçı bir kimliği vardı! Evrenselliği özünde barındıran cihanşümul bir şema ve temaydı bu! Az biraz bohemdi ama, kıvamında bir bohemlikti bu, sırıtmazdı! Gıcık vıcık değildi! Armağan’ı sevmeyen yoktu! Tatlı sert bir efeydi! Milli ve mânevî değerlere ters bakanın yüzüne gözüne vah yazık sürmesi çekerdi ânında! Anadolu sevdâlısıydı!

Anadolu bilgeliğinin yol boyu türkülerinde yer alan şathiyyât şafaklarına vurgundu!

Rahmetlinin bu yan ve yönünü, yayıncı-yazar Metin Hasırcı âbimiz, şöyle anlattı vaktiyle bize:

Ben Armağan (1938 Denizli Acıpayam – 1985 İstanbul) merhumu bizim Ser-da dağıtım teşkilâtına geldiğinde tanıdım. Çok zeki ve cüretli ifâde sahibi olan bir zat olarak gördüm. Eğer tasavvuf deryasında kulaç atmış biri olaydı şetahatlarıyla çok açık meşreb bir velî veya müntesibi olarak karşımıza çıkardı. Müşahade ettiğim realistliği onu bir bohem gibi gösteriyordu. Gönlüne nüfuz edilince sağlam bir îman hemen ortaya çıkardı. Kaideleri zorlama alışkanlığı aklı bırakmamasından kaynaklanırdı. Belki de tasavvuf çilesine bu yüzden dalmadı. Ömrünün son deminde tuttuğu el yine de tasavvufdan bir dal olan şimdi o da merhum Kanlıcalı Kerim Efendi idi. Rahmette olsunlar şimdi.” Âmiiiin âmin, yâ Muîn!

Ben de şathiyatçıydım, halen de öyleyim elhamdülillah. Batının âtıl ve bâtıl üniversalliğine sığmayan âlemşümul, cihanşümul bir şathiyye tarzıdır bu ammaaaa… Her şeyin bir amması ve muamması illâki vardır! Ben bu amma ve muammaları zorlayarak, mahrem muhtevâ sınırlarını aşar ve taşar gibi olduğum zaman, Armağan: Aman dur, derdi dur! Burada dur! Bu sınırdan ötesi haram! İnsanlar zaten zıvanadan çıkmışlar! Bu hudud boyundan ötesi, içinde kaynasın, gönlünde büngüldesin, dışına salma! Bu serhad sancağının virdi vel asrdır! derdi rahmetli…

Vel asr! İnnel insâne lefî husr! İllellezine âmenû ve amilussalihât! Vetevâsav bil hakkı vetevâsav bissabr! And olsun asıra! İnsan hüsranda! Îman eden ve salihât edib eyleyenler ile hakkı ve sabrı yaşayarak tavsiye edenler müstesnâ!..

Yâ Hakk, yâ Sabûr, Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

26 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

ANADOLU SEVDÂLISI ARMAĞAN EFE

Tekrarı olmayan tecelliler harmanında eski püskü diye bir şey yoktur! Her şey her an yenidir ve tâzedir! Eskimişlik bizim îzâfî zihnimizde olup biten, oluşan soluşan sanal bir karmaşadır! Bizim bizliğimize, benlik bönlüğümüze yapışan, ama yakışmayan bir havdır! Her an helâl ve temiz yaşayamadığımız için oluşan çerçöp, kurum ve kuruntu bu hav dediğim!

İnsan her gün yunsa yıkansa, yine de ânında, terleyerek merleyerek kirlenir mi kirlenir di mi? Eski yeni, tâze bayat, hayat mayat her şey böyle bir şeydir! Ay gün yıl her an hep yenidir!

Söz gelimi bu dünyaya geliş ve öte dünyaya gidiş tarihlerini bile bilmediğim arkadaşım Armağan Efe dahi, bugün bu an gibi, yeni ve tâzedir!

Armağan? Ele avuca, kaba kalıba sığmaz mimar, Kemâl Armağan Tekin!

Hiç de tekin değildi rahmetli! Çok mârifetli çok mahâretli bir insandı Armağan! Ne zaman ne yapacağı hiç belli olmazdı! Anadolu bilgeliğinin yol boyu türkülerinin rüzigârında esip savuran bir Denizli Acıpayam Efesiydi!

Merddi, cömerddi, pervâsızdı, pervâsı yoktu! Arş-ı Rahmân olan gönlüne ne eserse onu yapar ederdi!

Yerli ve millî bir insandı! Yerli ve millî bir sanatkârdı! Fî tarihinde, başörtüsünün tartışıldığı hengâmelerde Anadolu kıyafetleri ve baş bağlama temalı çok görkemli bir defile yaptı! Tesettür konusunun kahramanlarından olan, rahmetli Şûle Yüksel Şenler de, bu defilede çalışıp çabalamıştı! Cümlesine rahmet olsun, ellerinden gelen neyse yaptılar…

Rahmetli Armağan, dekorasyon mimarı olduğu için hiç boş durmazdı, sürekli bir şeyler çiziktirirdi. Ben de, beraber olduğumuz demlerde, onun çiziktirdiği şeyleri derler toparlar çöpe atmasını engellerdim. Kendine karşı da pervâsı yoktu, çöpe atardı meşklerini genelde zîrâ!

Bi gün geldi, bizim pervâsız usta, pervâsız bir hastalıkla yüzyüze geldi! Hastalık ustalık ve efelik, kaderin yoruma sığmaz akışı içerisinde birbirine girdi!
Armağan, kendisine önerilen tedavi işlemlerini içine sindiremedi ve red etti.

Çengelköyde oturduğu eve, hemen hemen her gün ziyâretine gidiyordum Armağan’ın. Istırabı vardı, canı yanıyordu!

O yanmaları yaşadığı günlerde bir gün, hafif kıvranarak:

– Yanıyorum Mustafa yanıyorum! Bildiğin gibi değil, resmen ve alenen yanıyorum âdeta ben yâhu! deyince, ona kendimce biraz masaj yaparak:

– Şeyhim, dedim, benim çiziktirme ustam olduğu için, şeyhim diyordum ona ben! O gün ve o anda, her zaman olduğu gibi: Şeyhim, dedim, Armağan efe! Gam değil be efem! Sen kendin tâlib oldun buna, Hakk Çalab da diriğ etmedi verdi bunu sana! diyerek kendisinin bile unuttuğu bir şiirini gösterdim ona! O mânidar şiiri şuydu Armağan’ın:

O bulutun gölgesine bir varsam,

Ne yağmuru, ne güneşi beklerim!
İlk günâhın tövbesinde bir yansam,

Gayrısı Allah Kerim!..

Bu şiir, şiir ve şuur bağlamında müthiş bir şiirdi ammaaaa… Muamma şu ki, bazı şeylerin şakası da, ciddisi de ciddidir ve öyle işlem görür! Tıpkı nikâh ve talâk gibi! Nikâh ve talâkın ciddisi zâten ciddi, şakası da ciddidir, der Hazreti Peygamber Aleyhisselâm:

Son demlerinde, aynı veya benzer bir yanmayı ve zorlanmayı yaşayan bir sahâbiye, şunu sormuş Hazreti Peygamber:

– Sağlıklı günlerinde nasıl dua ederdin sen?

– Yâ Resûlallah! Şöyle dua ederdim ben hep: Yâ Rabbi, mâsiyetlerimin, günahlarımın cezasını bu dünyada ver ki, temiz geleyim huzuruna ben! Böyle dua ederdim hep yâ Resûlallah deyince, Efendimiz Aleyhisselâm epey celâllenerek:

– Rabbenâ âtina fiddünya haseneten ve filâhirati haseneten ve kınâ azaben nâr! Rabbimiz, bize dünyada da âhirette de iyilik hoşluk güzellik ihsan et ve bizi ateş azâbından koru! demek varken, senin neyine öyle söylemek! buyurarak bize çooook mahrem bir muhtevâyı duyurmuştur.

Rahmetli Armağanla aramızda hiç mesâfe yoktu. O nedenle sereserpe söyleyebildim bunları ona! Üç ihlâs bir fâtiha ruhuna! Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

25 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

ÜFTÂDE MENKIBELERİNDE SEMBOLLER/ İNTİSAB TALEBİ VE ÜFTÂDE MAHLASINI ALMASI

Asıl adı Mehmed Muhyiddin olan Üftâde Hazretlerinin çocukluk yaşlarındaki ilk intisab talebinin ve Üftâde mahlasını tercih etmesinin şöyle bir hikâyesi var:

Mehmed Muhyiddin, çok küçük yaşlarından itibaren önce anasından babasından, sonra Selçuk Hatun Mescidi imamı Şeyh Muslihiddin Efendi’den temel bilgiler aldığı günlerde bile tasavvufa yönelerek, Hocasına:

– Lutfedin de, beni de kendinize yoldaş edin, diyerek, onun tarikat kervanına katılmak istemiş fakat, her şeyin vaktine saatine, yoluna yöntemine özen gösteren Muslihiddin Efendi:

– Oğlum sen henüz çok tâzesin! Vakti saati gelince inşallah sen de Kâbe-yi maksûda erersin!. demekle yetinmiş.

Muslihiddin Efendi’den temel bilgiler eğitimini aldıktan sonra Meczub Abdal Mehmed Dede’den cezbe neş’esi alan Mehmed Muhyiddin, doğuştan sâlik (yolcu) olduğu velâyet yollarında kendince koşmaya başlamış.

O yıllarda, Ulu Câmi’de ve Doğanbey Mescidi’nde okuduğu ezanlar halkı öylesine içten etkilemiş ki, ilgililer kendisine:

– Sana maaş bağlayalım, bize devamlı müezzinlik et! demişler, o da:

– Eyvallah! etmiş fakat, o gece rüyasında, kendisine: Maişet kaygısı er kârı değildir; mertebenden üftâde oldun!.. denilince, ertesi gün ilk işi önceki kabulünden istiğfâr ve istinkâf olmuş. Bu rüyâdan sonra üftâde’liği kendine mahlas edinmiş.

Üftâde, düşkün, âşık demektir. Bu menkıbedeki üftâdelik, Allah düşkünlüğüne, Allah âşıklığına gönderme olsa gerekdir. Böylesi metaforlar ters görüntüler içerisinde sıçramayı tetikler! Nitekim de öyle olmuştur.

 

RUHSAT BAĞLARINDA AZİMET ÇÖĞÜRÜ

9 veya 10 yaşında Hızır Dede’ye bağlanan Üftâde’nin dervişlik yıllarında ruhsat bağlarında azimet çöğürlerinin içine atılan gözlüğü, yıllar sonra kendi sarığının içinde bulması hikâyesi, uzaklarda aradığı her şeyin kendinde olduğunu vurgulayan, yakîndeki uzak metaforunu çözümleyen harika bir hikâyedir:

Hızır Dede Hazretleri bir gün, yeşil Bursa’nın dağlık bağlık alanlarından birinde, kabiliyetli dervişi Üftâde ile birlikte sohbet ve muhabbet demlerken sarığını çözüp içinden çıkan gözlüğü göstererek:

– Bak a Mehemmed! Bu gözlüğün gaybdan yevmî otuz akçesi vardır! Al bunu senin olsun! demiş.

Bu sırlı kelâm üzerine Üftâde Mehmed:

– A sultânım, beni Allah’a değil de bir gözlüğe mi ısmarlarsınız? diye naz ve niyaz edince, Hızır Dede Hazretleri:

– E mâdem biraz beklesin! Vakti gelince alasın!. diyerek gözlüğü oradaki bir böğürtlen çöğürünün içine atıvermiş.

Râvîlerin ifâdesine göre Üftâde Hazretleri bu gözlüğün esrarını o tarihten tam otuz sene sonra yakalamış.

Hızır Dede, Üftâde onsekiz yaşındayken Hakka yürümüş.

Bu esrarlı olayın, Üftâde’nin a beni Allah’a değil de bir gözlüğe mi ısmarlıyorsunuz Sultanım? sorusuna dayanarak, bu sahnenin Hızır Dede’nin son demlerinde yaşandığını düşünürsek, Üftâde Hazretlerinin bu sırrı otuz sene sonra, kırksekiz yaşında çözdüğünü kabul edebiliriz.

Menkıbenin devamında deniyor ki: O tarihten otuz sene sonra Üftâde Hazretleri sarığını çözdüğü bir anda, Hızır Dede’nin böğürtlen çöğürünün içine attığı gözlüğü sarığının içinde buldu.

Bu böğürtlen çöğürü Üftâde Hazretlerinin o otuz sene içinde çektiği zahmetleri sembolize ediyor.

O zahmetli yıllarını şöyle anlatıyor Üftâde Hazretleri:

– Onsekiz yaşımdayken şeyhim âhirete göçtü. Ben çok büyük zahmet ve zorluklar içinde kaldım. Bu yolda Allah Teâla bir kapı açmadı.. Bir gün gördüm ki vücûduma mânâ âleminden birkaç damla düştü. Ondan sonra keşfim açıldı.. Her ne gördümse andan sonra gördüm…

Tasavvuf adamları bu tür konularda, geçmişte olup biten böylesi olaylar bağlamında şu tarzda bir yorum yaparlar:

Üftâde Hazretleri, “gaybdan yevmî (günlük) otuz akçesi” olan o gözlüğü hemen ânında alsaydı, otuz yıl süren o zahmetleri çekmiyecekti, ama o ruhsatı (kolaylığı) değil azîmeti (zorluğu) tercih etti. Bunda da elbet bir hikmet vardı ve o hikmeti yaşadı. Zahmetten rahmet sağdı ve bu kavîlik içinde birliğe ve pîrliğe ulaştı.

Gaybî (bilinmeyen) otuz akçe, nelere gebe olduğu bilinmeyen otuz yıla sembol olmuş.

İsâbetli olabilir ya da olmayabilir, ama, biz bu menkıbedeki metaforları şöyle çözümleyebiliriz:

  • Gözlük gönül gözüne
  • Gözlük verilmesi mükâşefe seyrine ruhsat verilmesine
  • Gözlüğün nazla reddi azîmet talebine yol açmasına
  • Böğürtlen çöğürü azîmete
  • Gaybî otuz akçe otuz yıllık riyâzet ve zahmete
  • Otuz yıl sonra gözlüğün başına sardığı sarıkta bulunması, aklın başa toplanmasına ve akl-ı selime ulaşılmasına
  • Mânâ âleminden vücûduna birkaç damla düşmesi kış seyrinde uyuyan vücûdu arzının bahar seyri şenliğine uyandırılmasına,
  • Gönül gözlüğü kalb-i selime ulaşmasına basiretin/keşfin/mükâşefenin açılmasına; sonuçta, yakîndeki uzaklık izâfetinin izâle olmasına ve “Seni kendinde bulan kancerû sefer etsin!” menziline varmasına işâret olsa gerekdir ki bu bir açılımdır.

Bu açılımda Şeyh Gâlib:

Menzil-i müntehây-ı vahdetdir,

Kurb ü bü’de ırâğdır gönlüm!

Morğ-ı ankay-ı kāf-ı diğerdir,

Şark u garba ırağdır gönlüm!

Gönül için yakınlık uzaklık diye bir şey yoktur! Onun menzilinin son noktası vahdetdir.

Gönül doğu ile batıyı birleştiren ankādır! Onun için doğu batı diye bir kavram yoktur! Nutk-ı şerifiyle öyle bir tennur yakıyor ki, o hâl şu kāli zorunlu kılıyor: Allah’la kul arasında mesâfesizliğin mesâfesi gibi tanımsız veya belirsiz, limitsiz bir uzaklık izâfeti var! Bize bizden yakîn olan Allah’ın yakînin şiddeti içinde uzaklık hissi vermesi bu. Yokvar (sıfır) ile Tekvar (Bir) arasındaki tanımsız veya belirsiz mesâfe de bu olsa gerekdir!

 

FÂRENİN ÂZÂDI

Bursa Kadısı Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerine hilâfet veren Üftâde Hazretleri, kıldan ince kılıçtan keskince diyebileceğimiz öylesine bir hak hukuk titizliğine sâhibdi ki, bizim muzır (zararlı) bildiğimiz ve katli (öldürülmesi) vâcib dediğimiz hayvanlar da dâhil her şeyi ve herkesi bu hak hukuk titizliğinin çerçevesine alıyordu.

Bu konuda bir hikâye vardır ve çok da harikadır. Sahaf Mürekkebci Muslihiddin Efendi anlatıyor:

Bizim dükkâna fâre dadanmıştı, kitâpları kemiriyor, zarar veriyordu. Bu durumu önlemek için tuzak kurdum. Baktım bir fâre tutulmuş. Bir kedi gelse de ona versem diye düşünürken Üftâde Hazretleri çıktı geldi.

– Bu fâreyi neylersin Muslihiddin? diye sordu.

– Kitaplara çok zarar verdi, kediye vermek istiyorum! dedim.

– Senin kitaplarını bu fâre mi kemirdi? Gözünle gördün mü, kesin biliyor musun? diye sordu. Ben durakladım:

– Bilmiyorum! dedim.

– Bu derdmendi âzâd eyle! Cefâ eyleme! dedi.

– N’ola Sultânım! dedim, salıverdim, gitti.

Bu olaydan sonra uzun bir süre dükkânımda fâre görünmedi ve zarar da olmadı. Fakat ne zaman ki ben bu hâli fâş ettim, dükkânımı tekrar fâre sardı ve zarar verdi.

Bu kıssadan hisse şu ki, bu kabil âhvâli fâş etmemek gerekirmiş. Fâş edenler fâidesinden mahrum düşermiş. (Menâkıb 85, 86)

Tasavvufun fıkhı diyebileceğimiz bu hak hukuk zarâfeti, Kitabı ve Sünneti yaşamaya çalışanların değil, bizâtihi (kendi zâtıyla) yaşayan Kitab ve Sünnet olma özelliğine sahib olan zevât-ı kirâm veya zevât-ı kibârın kârıdır ki, Üftâde Hazretleri bu özelliğe sâhib olanların biriciklerinden biridir. Ve bu olayda yaşanan hak hukuk titizliği, uydurma kaydırma veya abartı değil, İslâm Hukûkunun en temel özelliğidir. Fıkıhda ve fetevâ kitablarında benzer bir olayın fetvâsını şöyle hatırlıyorum: “Ambardan çıkan bir köpeğin ağzı yoğurtlu olsa, yoğurdu yediği görülmedikçe, o yoğurdu onun yediğine hükmedilemez!” Bu bağlamda çok harika fetvalar vardır.

Menkıbeleri abartı sananlar var. Menkıbelerde abartı gibi gözüken ögeler, okuyanın ya da dinleyenin dikkâtini verilen mesaja çekmek için kullanılan câzibe unsurlarıdır! Asıl iş, verilen mesajdır!

Bu kıssadan çıkarılacak hisse, zanla ve karineyle yapılan suçlama illetlidir, sağlam ve sağlıklı değildir.

 

ÂLEM HARÂBE VARIR KUZU

Üftâde Hazretlerinin kara kuru nazlı bir dervişi varmış. Hazret ona Karaoğlan dermiş.

Bu nazlı derviş bir gece dergâhda, ocak başında mışıl mışıl uykuya dalmış. Sabaha yakın uyandığı zaman, Karaoğlan’ın ahvâline gülümseyen Üftâde Hazretleri:

– A yâ Karaoğlan! Senin şu sahura dek foşul foşul uyumandan pek safâlandım! deyince, kıvrıldığı yerden derlenip toparlanan Karaoğlan:

– A Hazretim siz de uyusanız olmaz mı? Siz hiç uyumaz mısınız? diye aşk u niyâz etmiş.

Bunun üzerine Üftâde Hazretleri Karaoğlan’ın eline bir ayna vererek, şöyle söylemiş:

– Al şu âyineyi de, seyreyle bak âlemi!  Biz uyursak âlem harâbe varır kuzu! (Menâkıb 96-97)

Buradaki uykudan murad gaflettir. Üftâde Hazretleri devrinin Kutbudur. Kutubda gaflet olmaz. Beşerlik şaşarlık zarûreti içinde öyle bir şey vakî olursa, âlem harab olur. “Bu can bu tende olduğu sürece ben dahi hazer ederim!” diyen Kutub Hazretlerinin kendisidir.

Vaktiyle kendi yaşadığı gözlük metaforu mükâşefe seyrine işârettir, buradaki ayna metaforu da müşâhede seyrine işâret alsa gerekdir.

Bu söz evliyanın hiç uyumadığı ya da uyumayacağı anlamına gelmez. Bunda çok ince, uzun ince bir vurgu var.

“Gözüm uyur ama gönlüm uyumaz” hadisinden hareketle bu sözü şöyle açabiliriz:

Bana göre, benim zevk idrâkime yansıyan sezgiye göre bu söz, insanın ana kumanda merkezleri olan gönlün, zihnin ve öz bilincin, dikkât, rikkat ve her an tetikte olma hâlinin sürekli uyanık olması haline vurgu yapıyor. Beden uyur fakat, kalb, ruh, sır, hafî ve ahfâ asla uyumaz. Öz bilinç asla uyumaz.

Kalb, ruh, sır, hafî ve ahfâ mertebeleri uyanık olan insanların uykusuna uyku denmez; vahdetlenme –birliğe erme, birlikte demlenme- denir.

Gönül gözleri açık olan insanlar bizim bildiğimiz gibi gaflet uykusu uyumazlar.

Ehlullah’ın her hâl û kârda uykuda bile uyanık olmaları gerektiğini vurgular bu söz!

Bu uyanıklığı büyük insanlık ailesinin tamamına olmasa bile çoğunluğuna yayabilirseniz âlem mâmur olur. Bu menkıbede verilen masaj budur.

 

SARAYDA TEŞRİFAT

Kanûnî Sultan Süleyman’ın dâveti üzerine İslâmbol’a geldiği zaman, sarayda pâdişah, tahtından inip ayağa kalkarak yedi adım öne çıkmak sûretiyle karşılamış Üftâde Hazretlerini. (Menâkıb 111)

Osmanlı saray protokolünde bu durum pek olağan bir uygulama değildir. Pâdişahın tahtından inerek yedi adım öne çıkması çok nâdir bir karşılama şeklidir.

Bize göre Kanûnî, tahtından inip yedi adım öne çıkmakla, kendi (nefsi)nin yedi mertebesini çiğneyip aşarak, pirlik ve kutubluk mertebesindeki Üftâde Hazretlerini Rûh-i Kudsî mertebesinde karşılamıştır.

Her gelen için ayağa kalkmayan pâdişâhın benliğinin yedi mertebesini –emmâre + levvâme + mülhime + mutmainne + râzıye + merzıye ve sâfiyesini- yedi renkli bir halı gibi ayaklarının altına sermesini sembolize ediyor olsa gerekdir.

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş!

Bir veliye bende olmak cümleden evlâ imiş! bilincinin hareketi bu…

 

ŞEFKAT VE ŞEFÂAT

Bir gün bir nazlı derviş, “Hak Teâlâ kelâm-ı Kadîm’inde: İsteyeni boş çevirme, buyurmuştur. Kendi kapısına geleni boş çevirir mi? Temiz inançla taleb gerekdir!” diyen Üftâde Hazretlerine naz niyaz ederek:

– A Sultanım! İznik’de medfun Şeyh Eşrefzâde Efendi: Bizim dergâhımıza gelib de bir gün bile olsa hizmet eyleyen herkese, yarın rûz-ı cezâda şefâat etsem gerek, buyurmuşlar. Sizin bize bir beşâretiniz yok mu Sultanım? deyince, gayreti kabaran Üftâde Hazretleri şunu söylemiş

– A yâ nazlı oğlan! Şeyh Eşrefzâde Efendi dergâhına hizmet edenlere şefaat etse gerekmiş!

Biz, Bursa şehrine bir yük odun getirip pazarda satana bile şefâat etsek gerekdir, hu! (Menâkıb 101-107)

Bu çok sırlı bir şefkat ve şefâat taşmasıdır. Rahmeti her şeyi kuşatan TekVar’ın Üftâde şânında coşup taşmasıdır!

Bursa’da yaşayan ve Bursa’da alış veriş yapan, Bursa’nın eğitim öğretim hayatına, sosyal siyâsal ve ekonomik yapısına katkısı olan herkese büyük müjde bu!

Bursa’ya hizmet edenlere müjdeler olsun!

 

AYIB GAYIB VE KEMÂLÂT CİLVELERİ

Aziz Mahmud Hûdayî Hazretleri dervişlik yıllarındaki yol boyu netâmelerinden söz ederken: Bir gün insanların ayıbına takılıp kalma hâlinden şikâyet ettim! Şeyh Hazretleri:

– Vaktiyle aynı hâlden ben dahi şikâyet etmişimdir. Bana: Her şeyin bir kemâli cânibi vardır, sen onu bilmezsin, sen kemâline bak! buyurdular. Ondan sonra, herkesi Kutub gibi görür oldum!

Şimdi sen de aynı hâlden kurtulmak için, hor gördüğün, hakir gördüğün insanın elini öp! Allah’ın inâyetiyle bu hâlden halâs olursun!.

Hazreti Peygamber Aleyhisselâm hiçbir şeye noksan ile nazar etmemiştir, eksik aksak gözüyle bakmamıştır!

(Hazreti Peygamber Aleyhisselâm, her şeyin ve herkesin kendi konumunda kendi kamâlini yaşadığını, ilm’el yakîn, ayn’el yakîn, hakk’al yakîn bildiği için hiç kimsede eksiklik aksaklık hâli görmezdi.) Emirleri ve yasakları tebliğ ve tâkibde kavî davranması, herkesi bulunduğu konumdan daha iyi, daha yüksek, daha kaliteli bir konuma taşıma ve yükseltme içindi. Yoksa her şeyin zâtına nazarları noksan değildi! Her şeyin hakikati yüzüne bakardı. (Vâkıât 10-11)

Süleyman Çelebi Hz.leri bu bağlamda şöyle buyurur:

Gerçi tâmm u nākısı kâmil bilür,

Kâmil olan cümleyi kâmil bilür!

Onların ki eksiği çok işinin,

Eksiğin gözler olur her kişinin!

Tam nedir nākıs nedir onu kâmiller bilir, kâmillerde herkesi kâmil bilir, kâmil görür!

Kimin ki eksiği aksağı çoktur, onlar habire onun bunun eksiğine aksağına bakar durur!

 

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com