ÜFTÂDE MENKIBELERİNDE SEMBOLLER/ İNTİSAB TALEBİ VE ÜFTÂDE MAHLASINI ALMASI

Asıl adı Mehmed Muhyiddin olan Üftâde Hazretlerinin çocukluk yaşlarındaki ilk intisab talebinin ve Üftâde mahlasını tercih etmesinin şöyle bir hikâyesi var:

Mehmed Muhyiddin, çok küçük yaşlarından itibaren önce anasından babasından, sonra Selçuk Hatun Mescidi imamı Şeyh Muslihiddin Efendi’den temel bilgiler aldığı günlerde bile tasavvufa yönelerek, Hocasına:

– Lutfedin de, beni de kendinize yoldaş edin, diyerek, onun tarikat kervanına katılmak istemiş fakat, her şeyin vaktine saatine, yoluna yöntemine özen gösteren Muslihiddin Efendi:

– Oğlum sen henüz çok tâzesin! Vakti saati gelince inşallah sen de Kâbe-yi maksûda erersin!. demekle yetinmiş.

Muslihiddin Efendi’den temel bilgiler eğitimini aldıktan sonra Meczub Abdal Mehmed Dede’den cezbe neş’esi alan Mehmed Muhyiddin, doğuştan sâlik (yolcu) olduğu velâyet yollarında kendince koşmaya başlamış.

O yıllarda, Ulu Câmi’de ve Doğanbey Mescidi’nde okuduğu ezanlar halkı öylesine içten etkilemiş ki, ilgililer kendisine:

– Sana maaş bağlayalım, bize devamlı müezzinlik et! demişler, o da:

– Eyvallah! etmiş fakat, o gece rüyasında, kendisine: Maişet kaygısı er kârı değildir; mertebenden üftâde oldun!.. denilince, ertesi gün ilk işi önceki kabulünden istiğfâr ve istinkâf olmuş. Bu rüyâdan sonra üftâde’liği kendine mahlas edinmiş.

Üftâde, düşkün, âşık demektir. Bu menkıbedeki üftâdelik, Allah düşkünlüğüne, Allah âşıklığına gönderme olsa gerekdir. Böylesi metaforlar ters görüntüler içerisinde sıçramayı tetikler! Nitekim de öyle olmuştur.

 

RUHSAT BAĞLARINDA AZİMET ÇÖĞÜRÜ

9 veya 10 yaşında Hızır Dede’ye bağlanan Üftâde’nin dervişlik yıllarında ruhsat bağlarında azimet çöğürlerinin içine atılan gözlüğü, yıllar sonra kendi sarığının içinde bulması hikâyesi, uzaklarda aradığı her şeyin kendinde olduğunu vurgulayan, yakîndeki uzak metaforunu çözümleyen harika bir hikâyedir:

Hızır Dede Hazretleri bir gün, yeşil Bursa’nın dağlık bağlık alanlarından birinde, kabiliyetli dervişi Üftâde ile birlikte sohbet ve muhabbet demlerken sarığını çözüp içinden çıkan gözlüğü göstererek:

– Bak a Mehemmed! Bu gözlüğün gaybdan yevmî otuz akçesi vardır! Al bunu senin olsun! demiş.

Bu sırlı kelâm üzerine Üftâde Mehmed:

– A sultânım, beni Allah’a değil de bir gözlüğe mi ısmarlarsınız? diye naz ve niyaz edince, Hızır Dede Hazretleri:

– E mâdem biraz beklesin! Vakti gelince alasın!. diyerek gözlüğü oradaki bir böğürtlen çöğürünün içine atıvermiş.

Râvîlerin ifâdesine göre Üftâde Hazretleri bu gözlüğün esrarını o tarihten tam otuz sene sonra yakalamış.

Hızır Dede, Üftâde onsekiz yaşındayken Hakka yürümüş.

Bu esrarlı olayın, Üftâde’nin a beni Allah’a değil de bir gözlüğe mi ısmarlıyorsunuz Sultanım? sorusuna dayanarak, bu sahnenin Hızır Dede’nin son demlerinde yaşandığını düşünürsek, Üftâde Hazretlerinin bu sırrı otuz sene sonra, kırksekiz yaşında çözdüğünü kabul edebiliriz.

Menkıbenin devamında deniyor ki: O tarihten otuz sene sonra Üftâde Hazretleri sarığını çözdüğü bir anda, Hızır Dede’nin böğürtlen çöğürünün içine attığı gözlüğü sarığının içinde buldu.

Bu böğürtlen çöğürü Üftâde Hazretlerinin o otuz sene içinde çektiği zahmetleri sembolize ediyor.

O zahmetli yıllarını şöyle anlatıyor Üftâde Hazretleri:

– Onsekiz yaşımdayken şeyhim âhirete göçtü. Ben çok büyük zahmet ve zorluklar içinde kaldım. Bu yolda Allah Teâla bir kapı açmadı.. Bir gün gördüm ki vücûduma mânâ âleminden birkaç damla düştü. Ondan sonra keşfim açıldı.. Her ne gördümse andan sonra gördüm…

Tasavvuf adamları bu tür konularda, geçmişte olup biten böylesi olaylar bağlamında şu tarzda bir yorum yaparlar:

Üftâde Hazretleri, “gaybdan yevmî (günlük) otuz akçesi” olan o gözlüğü hemen ânında alsaydı, otuz yıl süren o zahmetleri çekmiyecekti, ama o ruhsatı (kolaylığı) değil azîmeti (zorluğu) tercih etti. Bunda da elbet bir hikmet vardı ve o hikmeti yaşadı. Zahmetten rahmet sağdı ve bu kavîlik içinde birliğe ve pîrliğe ulaştı.

Gaybî (bilinmeyen) otuz akçe, nelere gebe olduğu bilinmeyen otuz yıla sembol olmuş.

İsâbetli olabilir ya da olmayabilir, ama, biz bu menkıbedeki metaforları şöyle çözümleyebiliriz:

  • Gözlük gönül gözüne
  • Gözlük verilmesi mükâşefe seyrine ruhsat verilmesine
  • Gözlüğün nazla reddi azîmet talebine yol açmasına
  • Böğürtlen çöğürü azîmete
  • Gaybî otuz akçe otuz yıllık riyâzet ve zahmete
  • Otuz yıl sonra gözlüğün başına sardığı sarıkta bulunması, aklın başa toplanmasına ve akl-ı selime ulaşılmasına
  • Mânâ âleminden vücûduna birkaç damla düşmesi kış seyrinde uyuyan vücûdu arzının bahar seyri şenliğine uyandırılmasına,
  • Gönül gözlüğü kalb-i selime ulaşmasına basiretin/keşfin/mükâşefenin açılmasına; sonuçta, yakîndeki uzaklık izâfetinin izâle olmasına ve “Seni kendinde bulan kancerû sefer etsin!” menziline varmasına işâret olsa gerekdir ki bu bir açılımdır.

Bu açılımda Şeyh Gâlib:

Menzil-i müntehây-ı vahdetdir,

Kurb ü bü’de ırâğdır gönlüm!

Morğ-ı ankay-ı kāf-ı diğerdir,

Şark u garba ırağdır gönlüm!

Gönül için yakınlık uzaklık diye bir şey yoktur! Onun menzilinin son noktası vahdetdir.

Gönül doğu ile batıyı birleştiren ankādır! Onun için doğu batı diye bir kavram yoktur! Nutk-ı şerifiyle öyle bir tennur yakıyor ki, o hâl şu kāli zorunlu kılıyor: Allah’la kul arasında mesâfesizliğin mesâfesi gibi tanımsız veya belirsiz, limitsiz bir uzaklık izâfeti var! Bize bizden yakîn olan Allah’ın yakînin şiddeti içinde uzaklık hissi vermesi bu. Yokvar (sıfır) ile Tekvar (Bir) arasındaki tanımsız veya belirsiz mesâfe de bu olsa gerekdir!

 

FÂRENİN ÂZÂDI

Bursa Kadısı Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerine hilâfet veren Üftâde Hazretleri, kıldan ince kılıçtan keskince diyebileceğimiz öylesine bir hak hukuk titizliğine sâhibdi ki, bizim muzır (zararlı) bildiğimiz ve katli (öldürülmesi) vâcib dediğimiz hayvanlar da dâhil her şeyi ve herkesi bu hak hukuk titizliğinin çerçevesine alıyordu.

Bu konuda bir hikâye vardır ve çok da harikadır. Sahaf Mürekkebci Muslihiddin Efendi anlatıyor:

Bizim dükkâna fâre dadanmıştı, kitâpları kemiriyor, zarar veriyordu. Bu durumu önlemek için tuzak kurdum. Baktım bir fâre tutulmuş. Bir kedi gelse de ona versem diye düşünürken Üftâde Hazretleri çıktı geldi.

– Bu fâreyi neylersin Muslihiddin? diye sordu.

– Kitaplara çok zarar verdi, kediye vermek istiyorum! dedim.

– Senin kitaplarını bu fâre mi kemirdi? Gözünle gördün mü, kesin biliyor musun? diye sordu. Ben durakladım:

– Bilmiyorum! dedim.

– Bu derdmendi âzâd eyle! Cefâ eyleme! dedi.

– N’ola Sultânım! dedim, salıverdim, gitti.

Bu olaydan sonra uzun bir süre dükkânımda fâre görünmedi ve zarar da olmadı. Fakat ne zaman ki ben bu hâli fâş ettim, dükkânımı tekrar fâre sardı ve zarar verdi.

Bu kıssadan hisse şu ki, bu kabil âhvâli fâş etmemek gerekirmiş. Fâş edenler fâidesinden mahrum düşermiş. (Menâkıb 85, 86)

Tasavvufun fıkhı diyebileceğimiz bu hak hukuk zarâfeti, Kitabı ve Sünneti yaşamaya çalışanların değil, bizâtihi (kendi zâtıyla) yaşayan Kitab ve Sünnet olma özelliğine sahib olan zevât-ı kirâm veya zevât-ı kibârın kârıdır ki, Üftâde Hazretleri bu özelliğe sâhib olanların biriciklerinden biridir. Ve bu olayda yaşanan hak hukuk titizliği, uydurma kaydırma veya abartı değil, İslâm Hukûkunun en temel özelliğidir. Fıkıhda ve fetevâ kitablarında benzer bir olayın fetvâsını şöyle hatırlıyorum: “Ambardan çıkan bir köpeğin ağzı yoğurtlu olsa, yoğurdu yediği görülmedikçe, o yoğurdu onun yediğine hükmedilemez!” Bu bağlamda çok harika fetvalar vardır.

Menkıbeleri abartı sananlar var. Menkıbelerde abartı gibi gözüken ögeler, okuyanın ya da dinleyenin dikkâtini verilen mesaja çekmek için kullanılan câzibe unsurlarıdır! Asıl iş, verilen mesajdır!

Bu kıssadan çıkarılacak hisse, zanla ve karineyle yapılan suçlama illetlidir, sağlam ve sağlıklı değildir.

 

ÂLEM HARÂBE VARIR KUZU

Üftâde Hazretlerinin kara kuru nazlı bir dervişi varmış. Hazret ona Karaoğlan dermiş.

Bu nazlı derviş bir gece dergâhda, ocak başında mışıl mışıl uykuya dalmış. Sabaha yakın uyandığı zaman, Karaoğlan’ın ahvâline gülümseyen Üftâde Hazretleri:

– A yâ Karaoğlan! Senin şu sahura dek foşul foşul uyumandan pek safâlandım! deyince, kıvrıldığı yerden derlenip toparlanan Karaoğlan:

– A Hazretim siz de uyusanız olmaz mı? Siz hiç uyumaz mısınız? diye aşk u niyâz etmiş.

Bunun üzerine Üftâde Hazretleri Karaoğlan’ın eline bir ayna vererek, şöyle söylemiş:

– Al şu âyineyi de, seyreyle bak âlemi!  Biz uyursak âlem harâbe varır kuzu! (Menâkıb 96-97)

Buradaki uykudan murad gaflettir. Üftâde Hazretleri devrinin Kutbudur. Kutubda gaflet olmaz. Beşerlik şaşarlık zarûreti içinde öyle bir şey vakî olursa, âlem harab olur. “Bu can bu tende olduğu sürece ben dahi hazer ederim!” diyen Kutub Hazretlerinin kendisidir.

Vaktiyle kendi yaşadığı gözlük metaforu mükâşefe seyrine işârettir, buradaki ayna metaforu da müşâhede seyrine işâret alsa gerekdir.

Bu söz evliyanın hiç uyumadığı ya da uyumayacağı anlamına gelmez. Bunda çok ince, uzun ince bir vurgu var.

“Gözüm uyur ama gönlüm uyumaz” hadisinden hareketle bu sözü şöyle açabiliriz:

Bana göre, benim zevk idrâkime yansıyan sezgiye göre bu söz, insanın ana kumanda merkezleri olan gönlün, zihnin ve öz bilincin, dikkât, rikkat ve her an tetikte olma hâlinin sürekli uyanık olması haline vurgu yapıyor. Beden uyur fakat, kalb, ruh, sır, hafî ve ahfâ asla uyumaz. Öz bilinç asla uyumaz.

Kalb, ruh, sır, hafî ve ahfâ mertebeleri uyanık olan insanların uykusuna uyku denmez; vahdetlenme –birliğe erme, birlikte demlenme- denir.

Gönül gözleri açık olan insanlar bizim bildiğimiz gibi gaflet uykusu uyumazlar.

Ehlullah’ın her hâl û kârda uykuda bile uyanık olmaları gerektiğini vurgular bu söz!

Bu uyanıklığı büyük insanlık ailesinin tamamına olmasa bile çoğunluğuna yayabilirseniz âlem mâmur olur. Bu menkıbede verilen masaj budur.

 

SARAYDA TEŞRİFAT

Kanûnî Sultan Süleyman’ın dâveti üzerine İslâmbol’a geldiği zaman, sarayda pâdişah, tahtından inip ayağa kalkarak yedi adım öne çıkmak sûretiyle karşılamış Üftâde Hazretlerini. (Menâkıb 111)

Osmanlı saray protokolünde bu durum pek olağan bir uygulama değildir. Pâdişahın tahtından inerek yedi adım öne çıkması çok nâdir bir karşılama şeklidir.

Bize göre Kanûnî, tahtından inip yedi adım öne çıkmakla, kendi (nefsi)nin yedi mertebesini çiğneyip aşarak, pirlik ve kutubluk mertebesindeki Üftâde Hazretlerini Rûh-i Kudsî mertebesinde karşılamıştır.

Her gelen için ayağa kalkmayan pâdişâhın benliğinin yedi mertebesini –emmâre + levvâme + mülhime + mutmainne + râzıye + merzıye ve sâfiyesini- yedi renkli bir halı gibi ayaklarının altına sermesini sembolize ediyor olsa gerekdir.

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş!

Bir veliye bende olmak cümleden evlâ imiş! bilincinin hareketi bu…

 

ŞEFKAT VE ŞEFÂAT

Bir gün bir nazlı derviş, “Hak Teâlâ kelâm-ı Kadîm’inde: İsteyeni boş çevirme, buyurmuştur. Kendi kapısına geleni boş çevirir mi? Temiz inançla taleb gerekdir!” diyen Üftâde Hazretlerine naz niyaz ederek:

– A Sultanım! İznik’de medfun Şeyh Eşrefzâde Efendi: Bizim dergâhımıza gelib de bir gün bile olsa hizmet eyleyen herkese, yarın rûz-ı cezâda şefâat etsem gerek, buyurmuşlar. Sizin bize bir beşâretiniz yok mu Sultanım? deyince, gayreti kabaran Üftâde Hazretleri şunu söylemiş

– A yâ nazlı oğlan! Şeyh Eşrefzâde Efendi dergâhına hizmet edenlere şefaat etse gerekmiş!

Biz, Bursa şehrine bir yük odun getirip pazarda satana bile şefâat etsek gerekdir, hu! (Menâkıb 101-107)

Bu çok sırlı bir şefkat ve şefâat taşmasıdır. Rahmeti her şeyi kuşatan TekVar’ın Üftâde şânında coşup taşmasıdır!

Bursa’da yaşayan ve Bursa’da alış veriş yapan, Bursa’nın eğitim öğretim hayatına, sosyal siyâsal ve ekonomik yapısına katkısı olan herkese büyük müjde bu!

Bursa’ya hizmet edenlere müjdeler olsun!

 

AYIB GAYIB VE KEMÂLÂT CİLVELERİ

Aziz Mahmud Hûdayî Hazretleri dervişlik yıllarındaki yol boyu netâmelerinden söz ederken: Bir gün insanların ayıbına takılıp kalma hâlinden şikâyet ettim! Şeyh Hazretleri:

– Vaktiyle aynı hâlden ben dahi şikâyet etmişimdir. Bana: Her şeyin bir kemâli cânibi vardır, sen onu bilmezsin, sen kemâline bak! buyurdular. Ondan sonra, herkesi Kutub gibi görür oldum!

Şimdi sen de aynı hâlden kurtulmak için, hor gördüğün, hakir gördüğün insanın elini öp! Allah’ın inâyetiyle bu hâlden halâs olursun!.

Hazreti Peygamber Aleyhisselâm hiçbir şeye noksan ile nazar etmemiştir, eksik aksak gözüyle bakmamıştır!

(Hazreti Peygamber Aleyhisselâm, her şeyin ve herkesin kendi konumunda kendi kamâlini yaşadığını, ilm’el yakîn, ayn’el yakîn, hakk’al yakîn bildiği için hiç kimsede eksiklik aksaklık hâli görmezdi.) Emirleri ve yasakları tebliğ ve tâkibde kavî davranması, herkesi bulunduğu konumdan daha iyi, daha yüksek, daha kaliteli bir konuma taşıma ve yükseltme içindi. Yoksa her şeyin zâtına nazarları noksan değildi! Her şeyin hakikati yüzüne bakardı. (Vâkıât 10-11)

Süleyman Çelebi Hz.leri bu bağlamda şöyle buyurur:

Gerçi tâmm u nākısı kâmil bilür,

Kâmil olan cümleyi kâmil bilür!

Onların ki eksiği çok işinin,

Eksiğin gözler olur her kişinin!

Tam nedir nākıs nedir onu kâmiller bilir, kâmillerde herkesi kâmil bilir, kâmil görür!

Kimin ki eksiği aksağı çoktur, onlar habire onun bunun eksiğine aksağına bakar durur!

 

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

EDENSELLİK VE NEDENSELLİK BAĞLAMINDA KEKRE ZUHÛRAT

Âlem ve alemler baştan sona değil baştan başa, edensellik ve nedensellik bağlamlarında dönüp ağıyor! Son diye bir şey yok, Bayezıd-i Bestâmî’nin ruhâniyetine selâm olsun; son denilen gizemli gerçeklik, başlangıca dönüştür!

Edensellik ve nedensellik bağlamında ikisinden birini tercih etmek zorunda kalacağını zannetmiyorum! Edensellik de hakk ve pak, nedensellik de agam! Hakk halk mahremiyetinde sırlanan muhtevâdan sana ne gam? Bu bir harem selâm cilvesi!

Edensellikle nedensellik arasında zuhûr eden cilve, çözümsüzlük değildir! Hakk haremdedir, halk selâmdadır! Haremin hakkı hareme, selâmın hakkı selâma! İkisi de senin bağ ve bağlamlarında, Hayyun Kayyum Allah virdini terennüm eder! Sana ne gam, agam?

Her şeylerden münezzeh ve müstağni olan Allah’ı Allah ile tanıyabilen, bağlı bağımsız, tanımlı tanımsız, nişanlı nişansız ârifler; yâni ki ârifibillâhlık özelliğine bürünerek, evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorlarında dönüp dolaşan, bâzen sevişen bâzen savaşan zuhûratlar bağlamında ne der, ne ederler biliyor musunuz?

Bilirsiniz, elbet bilirsiniz de, tevâzu ve mahviyet içre “tecâhülüârif”lik eder:

Biz bilmeziz, biz bilmeziz / Agam bilir biz bilmeziz! mahviyyeti deryâlarında, farkında olarak veya olmayarak dibsiz derûnlara dalar gidersiniz erenler! Dalaaaar gider, dolaaaar gidersiniz erenler! Hakkı halkda, halkı Hakkda görenler! Her durumda: Edeb yâhu, edeb yâhu diyenler!

Çok teşekkür, şükranlar size! Bunu böyle murâd eden Hudâ’ya minnet! Âlemde ve alemlerde zuhûr eden her şey ve herkes birbirine illet! Edensellikten zuhûr eden nedensellik bu olsa gerek!

Herkese ihsân eden O / Her şeyi ikrâm eden O /Her şeyler O’ndan O’na O / Ooo Oo O, Ooo Oo O, O O!

Kuşkunuz olmasın bundan / Bilmeyin ha şundan bundan / Her şey her var, ancak O’ndan / Ooo Oo O, Ooo Oo O, O O!

Hiçbir şeyin îzâhı yok / Bu bağlamda şatahat çok / Boş laflara kafalar tok / Ooo Oo O, Ooo Oo O, O O!

Es Selâm ves Selâm Selâm / Budur yahşi olan kelâm / Cümle mahlûkata melâm / Ooo Oo O, Ooo Oo O, O O!

 

Biz genelde hep: Tekvar Allah O’ndan özge nesne yok! Her şeyler O’ndan O’na O! Hiç bir şeyin izâhı yok! temasını işliyoruz ya!

Bu nâmahreme haram mahrem muhtevâyı özümsemeyen hazımsızların en kibarları bile:

– Sizinkiler, şu boka püsüre böcüye börtüye ne diyorlar? Ya da sen ne diyorsun? diye soruyorlar.

Vaktiyle aynı şeyi, bu zevkin pirânından olan Şeyhulâzam M. Muhyiddîn Arabî Hazretlerine de:

– Pisliğe ve leşe ne diyorsunuz? diye sorulduğu zaman:

– Necâsete necâset, lâşeye lâşe bakanlara söyleyeceğimiz bir şey yok bizim! demiş Hazret!

Biz, her şeyler O’ndan O’na O! derken herşey O’dur demiyoruz. O’nun sıfat esmâ ef’al ve âsar tecellilerinde görüntünün ötesinde gözsüzlere pinhân olan bir gizem vardır! Söz gelimi, gübrenin zamirinde gül, lâşenin derûnunda bülbül vardır! diyoruz. Gübre gülün, lâşe ve lâşede üreyen böcü börtü bülbülün rızkıdır, rızka necâset ve habâset diyemezsiniz! Her şeylerde buna benzer yumak yumak bir gizem döngüsü vardır diyoruz. Bu döngülerin tamamı O’nun emir ve murâdıyla olup oluştuğu için, O her şey, ama hiçbir şey O değildir, önermesini duyumsatmaya çalışıyoruz amma, muamma görüntüsü veren mahrem muhtevâ ifâdeye sığmıyor. Kafaları karıştıran karmaşa bu olsa gerek diyor ve selâm ediyoruz, her şeye ve herkese!

Es Selâm, ey sâlik-i râhı şeriat es selâm!

Es Selâm, ey rehber-i ehl-i tarikat es selâm!

Es Selâm, ey pertev-i âyine-i nûr-i Hüdâ!

Es Selâm, ey vâkıf-ı sırr-ı hakikat es selâm!

Es Selâm, ey nesl-i pâk-i Mustafâ ve Mürtezâ,

Es Selâm, ey sâhib-i sırr-ı velâyet es selâm!

Es Selâm, ey muktedâ-yı tâlibân-ı râh-ı Hak,

Es Selâm, ey âleme envâr-ı rahmet es selâm!

Es Selâm, ey âsitânın kâbe-i erbâb-ı din,

Es Selâm, ey zübde-i sâhib-i kerâmet es selâm!

Es Selâm, ey onyedi erkâna biat es selâm!

Es Selâm, ey sâhib-i âyât-ı biat es selâm!

Asitâne geldi Seyyid Seyfullahyüzbin özr ile,

Gel kabul eyle ayâ kân-ı mürüvet es selâm!

 

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

16 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

ARSIZ KEMTİLER VE HIRSIZ PİNTİLER

Zekât ve sadaka, ağniyâya, varsıllara emânet edilmiş, ödünç verilmiş yoksul garibân hakkıdır. Haklılara hakları, haksızlara müstehakları verilmez de, emânete riâyet edilmezse, Tekvar’ın zuhûru olan tabiatın tabiatı kuraklık ve çoraklıkla tokatlar hırsız pintileri!

İnsanlığın pîri Hazreti Mevlânâ şunu söyler bu bağlamda Merâm bağlarında:

Zekât verilmezse bulut gelmez yağmur yağmaz; zinâ yüzünden de vebâ ve benzer hastalıklar yayılır etrafa!

Ahanda sana nedensellik! Ahanda kıtlık, ahanda salgın hastalık nedeni agam! Nedensellik diye bir kavram varsa, onun illâki bir yeri vardır devranda!

Zekât kaçırmak hırsızlıktır! Vergi kaçırmak hırsızlıktır! Hırsızlığın vebâli de bu vebâlin bedeli olan cezâsı ve vebâsı da ağırdır!

Ekmeği suyu, elektriği telefonu, doğal gaz ve benzerlerini israf etmek, kimisi doğrudan kimisi dolaylı potansiyel hırsızlıktır!

İsraf da haram, hırsızlık uğursuzluk da haram bir işlem!

İnsanın kafasını, kalbini ve kalıbını âtıl bâtıl boş şeylerle meşgul etmesi de haram ve hırsızlıktır!

Kendinden ya da başkalarından çalıp çırptığın her şey haram ve hırsızlıktır!

Vaktin ve naktin ısrafı haram ve hırsızlıktır!

Hakkın ve halkın şefkat ve merhametini istismar edip haytalık etmek de ısraf ve hırsızlıktır!

Elinden geleni diriğ etme gedâlardan, demiş büyüklüğünü yaşayan büyükler gurban!

Elinden geleni, üstüne vazife olanı ihmal etmek de haram garam gurban!

Bencillik bönlüğü, hem kemtilik, hem pintiliktir. Kemtilik ve pintilik de haramdır!

Halâl ve haram bağlamlarında duyarsız kalarak, Hakkın ve halkın korularında mangal çangal yangını çıkarmak, hakka hukuka riâyetsiz davranmak, magandalıktır!

Magandalık da haram bir tavırdır!

İnsan olan insanın her konuda, Hakkın emir ve murâdına, halkın emniyet ve huzuruna özen göstererek, hakkı hak bilip hakka ittibâ, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan içtinâb etmesi gerekir. Aksi takdirde hayatın da, memâtın da trafiği çooook berbat karışır neuzübillâh!

Her şeyin bir vebâli ve her vebâlin bir vebâsı vardır gurban!

Söz gelimi, bizim yöresel ve yörüksel ağızla arsız kemtilik dediğimiz zinânın vebâli ve bu vebâlin bedeli olan cezâsı da ağırdır! Zinâ da bir tür hırsızlıktır! Ar nâmus, iffet ve mâsûmiyet hırsızlığı! Normalde helâl ve meşru olan bir nimeti, haram ve gayrimeşru hâle getirme vebâlinin vebâsı, bilindik vebâ salgınlarından çooook daha tehlikelidir!

Zürriyetin zekâtı iffetli olmaktır! İffetin ihmal ve hele ihlâli, mâsum zürriyet zekâtını hiçe saymaktır! Bu hiçe sayma arsızlık ve hırsızlığı salt mücrimi ve mücrimleri değil, toplumsal ve küresel bazlarda herkesi ve her kesimi zehirleyen bir illettir!

Evrenin erdemi Efendimiz Aleyhisselâm, bu hazin aymazlıklar bağlamında şöyle uyarır, biz günâhkâr âsî mücrim kulları:

Elin belin, dilin dudağın, gözün kulağın zinâsı vardır! Bu arsızlığın, bu aymazlığın bedeli ağırdır!

Ahde vefâ ve akti ifâ etmeyenlere, Allah bişeyleri musallat eder!

Allah’ın emir ve muradına ters ahkâm kesilirse, fakr u zarûret zuhûr eder!

Fuhuş yaygın hâle gelirse ölümler artar eksilmez!

Alışverişte hile kıtlığa sebeb olur!

Zekât kaçırmak rahmetin kesilmesine sebeb olur!

Vebâ ve benzeri bulaşıcı hastalıkların yaygın zinâdan kaynaklandığını bilin!”

Âdem Safiyullah ile Muhammed Habîbullah arasında gelip giden bütün haberciler, belirli yer ve yörelerde belirli kavimlere gönderilen peygamberlerdi. Âhirzaman Peygamberi Muhammed Habîbullah Hazretleri, âlemlere rahmet ve cümle yaradılmışa nübüvvetle görevliydi. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmişti. Âhirzaman Habercisinin uyarılarını dikkate almayan ya da alamayan büyük insanlık ailesi bu ihmal ve ihlâlin bedelini çok ağır ödedi, ödüyor! Ahanda bütün dünyanın ve dünyalıların hâli pürmelâli! Uyanın eeeey insanlar uyanın! Uyanalım, herkes uyansın! Allah’ın Habercisi, bizi kendimize öz benimize çağırıyor! Kökten ve toptan sağır değilsek, onu duyalım, ona uyalım!

Kemtilik, kemlik, erdemsizlik, madrabazlık, terbiyesizlik, iğrençlik, lâubâlilik, iffetsizlik ve kâfirlik anlamlarını içeren yöresel ve yörüksel bir kelimedir. Zinâ ânında îman insanı terk eder, çıkar; zâni ya da zâniye pişman olur da içi yanarsa şefkat eder, geri döner ama, îmanlı olarak, îmanla beraber zinâ edemez insan! diye bir şerefli söz vardır! Âgâh olalım âgâh! Yoksa yanarız vallah! Ââââh ki ah ah ah! Anlatamıyoruz bunu bir türlü ne kendimize ne de özgeye; vaaaah ki vah hâlimize!

Acı söylirem çok acı he mi? İlac olsun ha gurban, ilac da acı he mi? İlac olsun hepimize, herkese! Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

16 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

DADAŞ BACI

Erzurumlu yıllarımda Gönül bacıların kadîm Erzenirum konaklarında tanıdığım en can biriciklerden biriydi Dadaş Bacı! Dünyaya ve dünyeviliğe hiç göz ve gönül açmamış mâsûme bir veliye Dadaş Bacı!.

Biz hep Bacı derdik, Bacı Abla, Bacı Anne, Bacı Gurban diye hitab ederdik kendisine! Çooook tatlı, çooook berrak bir insandı Dadaş Bacı!.. Adının Yasemin olduğunu yarım asır sonra, bugünlerde öğrendim! Azîz ve temiz ruhâniyetine selâm olsun, adı gibi yasemin, biz tattık onun velâyet ruhâniyetinin tadını, tadı gibi yasemin râyihasında bir kâmile Dadaş Bacı!

Dünyaya ve dünyalığa hiç göz ve gönül açmamış bir mâsûme deyişimin sebebi, Bacı’nın doğuştan görmezlik hüneri içinde gelmesi ve hiç evlenmemiş olmaklığına telmihtir!

Baş gözleri penceresi hep kapalıydı perdeliydi ammaaaa, kalb gözleri, gönül pencereleri öylesine açık saçıkdı ki; sizi size açık seçik okurdu!

Zarafet cebi delik Bacı’dan habire kerâmet dökülürdü ama, o bu dökülene saçılana değil, hep istikamet üzre olmaklığa bakar ederdi! En belirgin özelliği ve güzelliği hep takvâ bandında şen ve esen, güler yüzlü ve tatlı sözlü olmasıydı! Şekvâsı yoktu, hep şükürdeydi! İnsanın içini karartan karamsarlık ve kötümserlik tavrına hep kapalıydı! Kötümserlik şomluğundan irağ, iyimserlik yomluğunda hakkel yakîndeydi. Hep iyimserdi, hiç kötümserliği yoktu! Has velâyetin hakikat tavrı bu!

Ah Bacım, dadaş Bacım / Hâlinde hep hacı Bacım / Hiç doymadık biz sana / Kolla bizi cömerd bacım!

Bilirim hep kollarsın / Ötelerden el sallarsın / Bizi bize bağlarsın / Kolla bizi cömerd Bacım!

Sen Rahmân’ın has kulusun / Hakk Çalab’ın sağ kolusun / Rahmet ile dopdolusun / Kolla bizi cömerd Bacım!

Acım Bacım, acım acım / Kıpkırmızı oldu sacım / Dökülmesin sevgi “bac”ım / Kolla bizi cömerd Bacım!

Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin, Hakk berekâtın versin naz ve niyâzından mülhem duygular bunlar!

Üç ihlâs bir fâtiha hatmiyle hüsn-i hâller ve hüsn-i hâtimelerle sarsın bürüsün herkesi ve hepimizi Hakk Çalab! Dadaş Bacımın âmin-i ruhânileriyle emân üzre… Aziz ve temiz ruhâniyetine es Selââââm, ve’s Selââm, yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

10 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

HAYYALEL FELÂH

Keskin öfkelerin küt ucuyla birbirimizi boğazlayıp asıp kesmemiz, ne sizin işinize yarar ne bizim!

Şu iki nefeslik dünyâda, hangi gerekçe ile olursa olsun, birbirimize asılıp kasılmamız, ne size bir yarar sağlar, ne bize!

Hangi gerekçeyle olursa olsun birbirimizi yiyip yutarak, hemen sonra da istifrâ edip öğüre böğüre çöpe atmak kime ne kazandırır?

Nefret ve kin, Derman Hekim’in deyimiyle, içtikçe susatan tuzlu suya benzer!

Nefret etmeyin, ettirmeyin; kin tutmayın, kan kanka davası gütmeyin; hiç kimseyi ezmeyin üzmeyin; sevin, sevdirin, sevindirin diyor Habîbullah Aleyhisselâm.

Muhammed Habîbullah neşesinde neşvünemâ olan Ârifibillâh Harputlu Kemâl Efendi, bu bağ ve bağlamların buğusunda şunları söyler eder: Kendiliğinden hiçbir şey olmaz, çok dikkatli olmak lâzım! Bu dünya gerçek bir mektebdir, mekteb-i irfandır! Bu mektebde okuyup tema dokuyan serabtan kurtulur, gerçek bir hayata sâhib olur! Büyük, büyüklüğünü yaparsa büyüktür! Ayrımcılık yapanı büyük kabul etmezler! Her şey muhabbetten uygun hâle gelir…”

“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl / Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl!” ola ki dostlar?

Balkan komitacıları, Gestapo şefleri, İttihat Terakki haytaları, Meşrutiyet zamparaları ve de cumhursuz Cumhuriyet züppeleri tavırlarıyla bir yerlere varılmaz. Kervan yolda kalır ve cumhur perişan olur.

Herkesin hayrına olabilecek özellikte bir hedefin, bir kıblen varsa ve cumhur da yanındaysa, bu doğrultuda “ilerlemek istiyorsan, kendi önünden çekil!” demiş Niçe! Helâl olsun valla, helâl olsun, çooook doğru söylemiş. Kendi beninden, kendi bönünden, kendi benliğin bönlüğünden çık çekil sıyrıl demektir bu.

Çekil önümden, kaçıl önümden, yol ver dağlar geçeyim yiğitliğine soyunup giyinmek, herkese hepimize lâzım bir erdem. Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem! Hayyalel felâah, hayyalel felâh! Haydin felâha, haydin felâha!

Pir Sultan Abdal’ın ruhaniyeti ikliminde: Onikimam katarımız, uyamazsın demedim mi demesin hiç kimse birbirine! Diyecekse desin de, safrayla tafrayla değil, esenlikle söylesin he gurban?

Yûnuslama bir dalışla: Biz bizi bilmez idik / Bizi bizden eyledi / Âşikâr kıldı bizi / Kendin nihan eyledi! derinliğinde: Esenledim gönül seni! diyelim birbirimize he gurban?

Gurban Gurban he Gurban / Gaflet uykusu yorgan / Uyanalım hayata / Şeytan atmasın urgan!

Şeytan şeye ta’n etmek / İrfansız davi gütmek / Dünyadan cahal gitmek / Yaraşmaz bize gurban!

He Gurban, gurban Gurban / Ne diyir sana Sarban / Deveni sağlam bağla / Tezikmesin merâdan!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

9 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

HALİL CAN VE ÜSKÜDARLI ALİ EFENDİLERİN İSLÂMBOL EFENDİLİĞİ

Vaktiyle, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsüne bir asistan alınacak. İmtihan heyetinde Halil Can ve Üsküdarlı Ali Efendiler var. Sınavı onlar yapacak.

Halil Can Hoca da, Üsküdarlı Hafız Ali Efendi de o denli ârif ve zarif efendiler ki, imtihanı unutmuşlar, sohbete ve muhabbete dalmışlar. Asistan adayı kuru bir ağaç dalında sessiz ve sakin duran bir serçe gibi, iki eli iki dizinin üstünde, sorulacak soruları bekliyor.

İkisi de Osmanlıdan icâzetli olan bu iki can Hoca, sohbet ve muhabbet kıvamına erip kaymak bağlayınca, ikisi birden mahvdan sahva dönerek:

– Aaaa a! Namzet efendiyi nisyan ile mâlul ettik biz galiba a? diyerek bir müddet de;

– İlk süâli siz irâd buyurun lutfen!

– Aman efendim, estağfirullah, siz irâd buyurun lutfen! faslında melâmet ettikten sonra, söz yumağı Halil Can Hocada kalınca, Halil Can Hoca:

– Şu … mahtûtayu tetkik edebildiniz mi evlâdım? diye sormuş. Matbu değil, el yazma bir eser soruyor Hoca!

Asistan adayı, hafif ıkınarak:

– İstanbul Kütübhânelerinin hepsinde aradım taradım, bütün katalogları tetkik ettim! Öyle bir mahlûtaya rastlamadım efendim! deyince, Halil Can Hoca, çok özel bir zevk ve şevk içinde:

– Âlâ evlâdım, âlââ! Aferin, bin aferin âlâââ!.. O mahtûta tek nüsha bir risâledir! O da fakirin husûsî kütübhânesindedir!

Kazandınız evlâdım, asistanlığı kazandınız, hayırlı olsun! demiş ve adayı kendine asistan edinmiş!

1830’larda Hakka yürüyen Sivaslı Sûzî’nin “imiş” redifli bir nutku var çok harika! Prof. Dr. Nihat Çetin Hocanın ikram ettiği bu tatlı hatıranın üstüne o kaymak gibi gider diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz bilmem elbet ama, ezel ebed bu hikâyet hep böyle imiş…

Söz yumağını şöyle saldı dîvâna Sûzî:

Bilmez idim bende ne sır var imiş / Sırrım içre aceb esrar var imiş / Sırr-ı âdem, sırr-ı âlem, sırr-ı Hakk / Ayrı olmaz cümlesi bir kâr imiş!..

Ruhâniyetlerine selâm olsun, yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

25 Aralık 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

HALİLCAN SOKAĞINDA TANIŞTIĞIM CANLAR

HalilCan sokağında tanıştığım ilk aile, A. Bülent âbi ve Nezahat abla! Evlerinde evimdeymiş gibi rahat ettiğim dost insanlar bunlar. Nezahat ablanın annesi Nimet Anne, az konuşan, sürekli çalışan, sükût altınını söz gümüşüne tercih eden çooook özel çooook güzel bir insan…

Birbirlerine pek yakışan ve yapışan Ahmet ve Cemile de çok can ve mercan insanlar!

Melâmiliğin ve melâmetin yüzünü ağartan hidâyetli Ahmed Efendim, çerağ bir Karadeniz merdefendisidir.

Ali ve Hatice Reyhan, çok selek melek insanlar! Konya, Burdur ve Isparta Türkçesinde selek, eli bol, gönlü bol, cömert ve sâde insan demektir. Ali ve Hatice, karı koca ikisi de diş hekimi, birlikte çalışıyorlar. Hem iş ve diş yaparlar, hem ikram! Aynı gün ve anda, her zaman, herkese! Bârekallah!

Edebin ve edebiyatın kifâyetli âlâsı Agabegüm Aylâ abla, kandil bir İslâmbol hanımefendisi.

Belkıs 1 ve Belkıs 2, bu sokağın bilgelik ve bilgenlik arayıp tarayan okumacı ve dokumacı özel ve güzel insanları.

Câhid ve Nur, nûrun alâ nûr tavrında gayretli ve dirâyetli bir aile!

Çetin ve Gül, gül gönüllü, bülbül dilli, cıvıl cıvıl; şenşakrak bir çift!

Derya gönüllü Deryâ, eli açık, ikrâmı saçık, çok hünerli bir Karadeniz şâhini! Kadrini kıymetini bilen de vaaaar, bilmeyen de… Ne edeliiiim, ne diyelim bilemeyrum, fesübhânallah!

Emel ve amel faslında, asistan-ı azizemin nazlı ve niyazlı kardeşi olan Emel’imizin, emeli de uzuuuun, ameli de bârekallah! Emeli, daha çok kazanmak ve daha çooook çok hayır hasenât ve amel-i sâlihât yapmak! Ameli, rızayıbârî doğrultusunda herkese ve her kesime, her alanda bol bol ikramda bulunmak!

Erkan ve Nurgül, isimleriyle müsemmâ, er ve nur gül insanlar, mâşallah! İki cihanda azîz olsunlar inşallah!

Gürcan ve Aynur, gayretde dirâyetde, merdlikte cömerdlikte ve dürüstlükte birbirleriyle yarışan bir “hayrul umûr” insanı! Tekrarı olmayan tecelliler harmanındaki fıtrî farklar hâriç, birbirlerini tamlayan ve tümleyen bir çift!

Gülşen, bu gülşende hezâr bînevâyım yâ Rasûlallah! nevâsında, çatlaktan ışık sızar! diyen Hoca! Çooook ince, bir nükte bu bence!

İrfan ve Fatma, mut ve umut bağlamında başarılı, hoşâhenk bir aile formatı!

Melek ve Miki, ikisi de kendi hâl ve meşreblerinde iki özel ve güzel melek!

Vedat ve Sabiha da öyle! Özel, güzel, uyumlu!

Zeki ve Bennur, dünyada duman, ahretde îman nüktesi içerisinde azıcık zorlanan kimseler ama, birbirlerini çok güzel idâre ediyorlar!

A’dan Z’ye hepsi de güzel canlar bunlar!

Sokağa adını veren Neyzenbaşı Halil Can Hocayı, 1960’lı yıllarda, Konya’da icrâ edilen Şebiarûs sohbetlerinden tanırım ben. Çok ârif çok zarif, çok kibar ilimle irfanla memlû, dolu dolu bir İslâmbol Efendisiydi. Çok halâvetli çok tatlı konuşurdu. Sohbetine ve muhabbetine doyum olmazdı. Neyinin nevâsı insanı kanatlandırır semâya salardı. Rûhâniyetine selâm olsun. Yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

26 Aralık 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

NİZÂMEDDİN NAZİF VE KEMALİZM

Edeb ve edebiyyât muallimi Nihad Çeçen Hocanın “Maziden Hatıralar” diye bir kitabı var. Akıl fikir yayınlarından.

Nihad Çeçen Hocanın kendisi gibi çok özel çok güzel pek sâde pek âsûde bir kitab, “Mâziden Hatıralar”!

Rahmetli İ. H. Konyalı: Türkiye’nin üç büyük delisi var. Bunlardan biri, Nizâmeddin Nazif beydir! derdi.

Şimdilerde potansiyel olarak hâlâ bir şekilde politikanın ve politize olan kesimlerin gündeminde kalan kemalizm kavramının aga babası, Nizâmeddin Nazif Tepedelenlioğlu imiş.

Peyâmi Safa ile Nizâmeddin Nazif arasında uzun tartışmalar yaşanmış bu bağlamda. O tarihlerin polemik konusu olmuş bu Nizâmeddin Nazif’in kemalizm tutkusu.

Peyami Safa, küresel ölçütlerde böyle bir kavramın olmadığını, bulunmadığını ısrarla vurguladığı halde, o tarihlerde Deli Nizam diye tanınan Nizâmeddin Nazif, kemalizmi tez edinmiş kendisine.

O tarihlerde bi gün, Gazi Paşa, Reisicumhur Mustafa Kemal, kendisine en yakın arkadaş ve ülküdaşlarından biri olan Receb Peker’e :

– Receb! Deli Nizam’a söyle! Benim ismimin sonuna kuyruk takmasın! Ben de sizler gibi bir insanım! demiş. Receb Peker, Mustafa Kemal’in bu emrivakisini Nizâmeddin Nazif’e iletmiş.

Nizâmeddin Nazif bey, Nihat Çeçen Hocanın da hazır bulunduğu bir mecliste anlatmış bunu.

Nihat Çeçen Hoca’nın “Maziden Hatıralar”ında yer alan mânidar bir hatıra bu!

Çeçen Hocam, devam devam, yazmaya devam!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

3 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

EĞİTİM VE ÖĞRETİM SÜRECİNDE EDEB ERDEM EBED MAYASI

Eğitimin özü gözü, edeb ve ebeddir! İnsanı kendi hakîkatine uyarmak ve uyandırmak!

Tâlim ve terbiyenin temeli, edeb ve ebed muhtevâsıdır! Talim ve terbiyenin, eğitim ve öğretimin hamuru çamuru, ana harcı edeb ve ebed kavramlardır!

Bütün din ve dillerde ana tema, tâlim ve terbiyedir! Tâlim öğretim, terbiye eğitim! Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu, olmaz!

Tâlim ve terbiye, insan eşya, tabiat ve kâinatın hakîkatini doğru okumak ve doğru okutmaktır!

Evrensel bilgeliğin özünde de sözünde de var olan temel ilke Yûnuslama bir şiir ve şuur diliyle:

İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Bu nice okumaktır!

Kendini bilen, Rabbini bilir! Rabbini bilen, evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorlarında dönüp dolaşan şeylerin hakîkatiyle tanışma erdemine erer!

Erdem, fazîlet; eğitim ve öğretimin en baş en başat ilke ve ülküsüdür! Olmazsa olmazıdır! Fazîletin olmadığı yerde illâki rezâlet oluşur! Bu sebeb ve hıkmetle, eğitim ve öğretim tepeden tırnağa erdemdir denilse yeridir!

Erdem, edebdir! Edeb, erdemdir!

Edeb, üç harfli bir kelimedir: (E) (D) (B) E eline, D diline, B beline sâhib olmaktır derler, bu bağlamın bilge ve bilgenleri!

Tâlim ve terbiye, eğitim ve öğretim, edeb ve ebed, özdenlik ve kalıcılık arasında uzanan sihirli bir süreçtir!

Ebed de üç harftir: (E) (B) (D). E eline B beline D diline sahib olmaktır! Edebte elden sonra dil; ebedte elden sonra bel ön plana çıkıyor! Bu sihirli süreç içerisinde, sonuçta, ikisinde de ortak bir muhtevâ vurgulanıyor!

Edeb erkan, mü’mine nişan! derler yine bilgeler ve bilgenler. Çooook önemli, çok değerli bir ilkedir bu!

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâ’dan / Gey ol tâcı emin ol her belâdan!.. diye daaaan dan vurmuşlar, kafa ve kalb gonguna, ulemâlar ve urefâlar!
Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

1 Ocak 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

HAMİYET VE SAMÎMİYET ISRAFI

Eskimeyen eskiler, hüsn-i hâl ve hüsn-i hâtime bağlamında, amel-i sâlihatlarını yeterli ve geçerli bulmadıkları için, zaman zaman:

– Aman Allahım aman! Emân Allahım emâââân, lutfen el emân!

Emel uzuuuun, amel kısa! Bu ahvâl ile âkıbet ne ola!.

Rabbim Allahım, Mâbûdu zîşânım! Elim boş, yüzüm kara!

Bu mücrim, bu müsrif, bu müflis kul, huzûrubârîne hangi yüzle vara! niyâzı içerisinde yalpır yalpır yanaar yakınırlarmış…

Genelde herkesle, hepimizle çok yakından hattâ ve hattâ çooook çok yakından ilgili ve belgeli bir yanıp yakınma bu!

Şimdi, konumuz hamiyet ve samîmiyet ısrafı ya!. Onu irdelemeye bakalım biz, heeeer şeyden evvel ve âhir, bunu konuşalım ince ince, ihvân! Hamiyetimiz ve samîmiyetimiz nasıl ısraf oluyor, bunu netleştirmeye çalışalım lutfen a?

Genelde hep gayretli dirâyetli, merd cömerd ve dürüst olan bir insanın, fazîleti rezîlete, hamiyeti hamâkate, samîmiyeti kepâzeliğe dönüşebilir mi, dönüşür neüzübillâh! Her şey kendi şiddeti içerisinde zıddına dönüşür mü, dönüşür neüzübillâh!

Aşırı ölçülerde hamiyet ve samîmiyet, ihsan ve îsar değil, ısraftır ve ısraf haramdır! Elini kolunu, kafanı kalbini, gözünü kulağını, dilini dudağını yanağını manağını ısraf edersen; hamiyetini ve samîmiyetini ısraf edersen, lâ tüsrifû, ısraf etmeyin emrine muhalefet ettiğin için, haram tavırlar içerisinde çarçur olur gidersin, neüzübillâh! Vallah da böyle, billâh da böyle bu!

Kitâbullah’ın ifâdesiyle “halâl ve tayyib” helâl ve temiz tavırlarla normal ve temiz kalabilir insan! Yoksa çooook berbat kirlenir insan inan! Eli booooş ve yüzü kara olur insan işte o zaman! Hamiyeti hamâkat, samîmiyeti sefâhat olur, hüsrâna uğrar, zarar eder, neüzübillâh!

Hamiyet ve samîmiyetin temeli, elinle kolunla ayağınla, kafanla kalbinle, gözünle kulağınla, dilin, dudağın ve yanağınla helâl ve temiz yaşamandır! Haramla kirlenen insan, helâlle yunup yıkanmadan kâmil insan olamaz der, kitab ve sünnet erbâbı!

Elini kolunu, kafanı kalbini, gözünü kulağını, ağzını yüzünü, hücrelerine varana kadar bütün kılcal kanallarını, maddî mânevî her zerreni helâl ve temiz tutacaksın ki, kemâlât kanalı açık olsun, açık kalsın. Kemâlât mülevvesliğe müsâde etmez.

“İyilik Allah’dan, kötülük kendinden” deniyor ya Kur’an’da! Nisâ 79’da!. Maddî mânevî kendinizi temiz ve berrak tutamaz da kirlenirseniz, Allah’dan gelen hasenât sizde seyyiâta dönüşür! Kirli bünye temiz muhtevâya dayanamaz, bozulur! Kendisi bozulur, muhtevâyı bulandırır!

Kaleme alınması ve kelâma getirilmesi bile kronik vaka olarak nitelenen bu çok kirli, bu çok berbat ısrafın keffâretidir korona! Yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

23 Aralık 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com