SALİH HOCAM

Merdliği cömerdliği ve mürüvvetiyle mâruf Salih Hocam! Özgün kent Mardin’in Ğurs cennetinin müstesna muallimi Salih Hocam!. İlmiyye tavrıyla sofiyye veya sâfiyye tavrını, medrese usûlüyle mekteb-i irfan vusûlünü tevhid eden muvahhid müderris, Salih Hocam!

Şair Yavuz Bülend Bakiler’in ifâdesiyle “Sakal-ı Şerif gibi kırk bohçanın içinde dürülü duran güzelim İslâmiyet”i halkın idrâkine açma gayret dirâyet hamiyet ve samimiyetine sâhib olan Salih Hocam!

“Asrın idrâki”nin ihtiyacı olan ilim ve irfâna mâhir bâhir olan Salih Hocam!

Kitab, Sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha bağlarında; şeriat tarikat, hakikat ve marifet bağlamında, dört kapı hukukuna sadık, Salih Hocam!

Adı Salih, tadı salih, ameli salih olan, kıyamda, “illellezine âmenû ve amilu’s salihati felehüm ecrun gayru memnun”; tahiyyatta, “ve âla ibâdillâhis salihin” olan, eli bol gönlü bol Salih Hocam!.

Her mezhebin her meşrebin, her yolun yöntemin müntehası olan, melâmeti kendi aklığı ve paklığıyla muhâfaza eden, hâfız ve muhâfız Salih Hocam…

Sahâda sahâvetli, adûlette adâletli, liyâkatde liyâkatli, idârede irâdetli, hâdisatda hamiyetli Salih Ekinci; ilim irfan, sabır sebat ve amel-i salihât eken biçen Salih Hocam!

Es Selââââm, ve’s Selââm, yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

25 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

YAHŞÎ BAHŞÎ CANBOLAT

Hayırlı uğurlu Uğur’un Halûk Nurbâkî Hocaya asistanlık yaptığı yıllarda yaşadığı çok tatlı hatıraları var. Bunların bir kısmını yazdı. Vakti saati gelende diğerlerini de yazar Allah dilerse. Çok ayılıp bayıldığım iki sahne sunmak istiyorum sizlere bunlardan.

İlki, havaalanında, namaz kılabileceği yer bağlamında kendisine yardımcı olan hostes kıza söylediği bir babacanlık cümlesi:

– Kızım, bak sen çok güzelsin! Bunun için Allah’a bir teşekkür olarak namazını kılıyor musun?

Olumlu ve alımlı yönde çooook etkilenmiş hostes kız bu zarif cümleden.

İkincisi, Hazreti Mevlânâ, Hazreti Şems’le tanışdıktan sonra, şunu sormuş o gayb güneşine:

– Sultanım efendim! Bize gelene kadar başka kimleri kimleri irşâd ettiniz?

Şunu söylemiş gayb ve irfan güneşi Hazreti Şems:

– Hiç kimseyi Celâleddîn, hiç kimseyi! Gidip geldiğim yerlerde hiç kul olan birine rastlamadım ki!… Hemen hemen hepsi Allahlık taslayan küstahlar kervanında lâf geveliyorlar!.. Kul değil, pul bile değiller bunlar!

Halûk Nurbâkî Hoca, Hazreti Şems’in bu büyük îkaz ve irşâdından hareketle, hepimizi kulluk fazında yaşamaya çağırır, bunun yol ve yöntemlerini anlatırdı bize hep diye bağlıyor konuyu, Uğur İlyas, “Gerçek Âlim, Gerçek Âşık Halûk Nurbâkî” kitabında.

Yaprak dökümü yaşadığım anlarda, hep yanımızda yöremizde oldu Uğur sağ olsun!

“Kalbi Tutan Mektuplar”da “Hâlimin hâl olmadığını anlayan çoban etraftan topladıklarıyla ateşi yakmıştı. Gözümü açtığımda odunlar çoktan kendilerini ateşe bırakmışlardı. Onlar mı yanıyordu yoksa sorular cehenneminde ben miydim yanan?” diye soran; hâl ve kāl kulvarlarında yorgun argın da olsa gayrete âşık olan, takdir-i ezelî rampalarında çalışıp çabalayan yahşî bahşî, pürhüner hatırperver, hayırlı uğurlu bir insan Uğur İlyas Canbolat!

2019 Eylül’ünde “Aklımda Olduğun Aklında Olsun” diyen sevgili Uğur! Şehîdî Şemîmî Baba’nın zevk-i selîmi içre, dört kanaldan feyiz alıp feyiz salan Halûk Nurbâkî Hoca merhûmun destûr ve düstûr-i nâzenini ile; olsun olsun, aşk olsun!

Böyle buyurmuşlar pîrler erenler / Sırrı sırreyleyen câna aşk olsun / Sırrını vermeyip serden geçenler / Sırrı sırreyleyen câna aşk olsun!

Dinle kardaşım iş bu meydanda / Ne gördünse Hak’dır kalma gümanda / Cemâl-i Hakkı gör kâmil insanda / Sırrı sırreyleyen câna aşk olsun!

Başım yola bağlı buyurmuş Ali / Bu yol zülfikârı keskindir beli / Ârifin esrârını ne bilir deli / Sırrı sırreyleyen câna aşk olsun!

Sen seni bildinse gel Hakka kavuş / Yoksa bu meydandan ırak ol savuş / Kim arş-ı alâya uçamaz her kuş / Sırrı sırreyleyen câna aşk olsun!

Hakkın cemâlini gördük hüveydâ / Etmişiz teberrâ kıldık tevellâ / Seri ver Şehîdîsır etme ifşâ / Sırrı sırreyleyen câna aşk olsun!

 

Aşk olsun meşk olsun; şevk olsun, şavk olsun; zevk idrâki ve Muhammedî neş’e olsun! Yâ Selâm!..

Mustafa Özdamar

24 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

AKFIRATDA OSMAN DÜZCAN

Üsküdarda Cedîd Vâlide / Yeni Vâlide, en çok da Yeni Camii diye bilinen, Emetullah Gülnûş Vâlide Sultan Câmiinde edâ ettik cenâze salâtını Osman Hoca’nın; kalabalık bir cemaatle.

Birkaç gönüldaşla birlikte biz önden gittik, eksik aksak bir şey varsa, elimizden geleni diriğ etmeyelim diye önden gittik.

Akfırat’ın ak pak, temiz ve tâze mezarlığına vardık baktık ki her şey mükemmel! Kırmızı kınalı topraklı, kekik kokulu bir kabristan!. Ve belki tuhafınıza gidecek amma insanı imrendiren derin bir kabir! Son demlerinde:

Gabirimi derin gazın bol olsun, yiğenlerim / Edrafında lâle sümbül bağ olsun yiğenlerim! diyen, bizim sülâleye adını veren böyük böyük Böyük Ayşa halam aklıma geldi o anda!

Bu hâlet içerinde Osman Hoca için hazırlanan kabri tetkik ederken, çağrışımlar beni asrısaâdete götürdü! Şâhıvelâyet Hazreti Ali’nin anası; Şâhırisâlet Hazretlerinin anasından sonraki anası, Merdân-ı Hüdâ’dan olan ve Efendimiz Aleyhisselâmı koruyup kollayan Ebû Tâlib Hazretlerinin karısı, anadan babadan öksüz ve yetim olan inci yavruyu kendi yavrularından hiç ayırmadığı gibi, onu hep önde tutan, ona daha bir özen gösteren, şefkat eden Fatıma Vâlidemiz irtihal ettiği zaman; rahmet şefkat ve şefâat madeni Efendimiz aleyhisselâm, kabire inmiş, toprağını okşamış ve kısa bir süre uzanıp yatıp kalktıktan sonra, anasından sonraki anasını toprağa vermiş!

Şunu da söyliyim de, eksik aksak kalmasın bu yârenlik! Osman Hoca’nın kabri de, tuhafınıza gidebilir ama, gerçekten de insanı imrendiren bir kabirdi! Kendisi gibi temiz pâk gül kurusu bir makber!

Kavukçu Yaşar Efendi’nin kabir tevhidiyle sırladık Osman Hoca’yı, gülkurusu makberine!

Ruhâniyetine selâm olsun, bizim Osman Hocayla olan oluşan gönüldaşlığımız çok özge bir gönüldaşlıktı!

Hemen hemen her gün bir ve berâber olurduk onunla!

Özge bir birlik ve berâberlikti bu!

Yapmacık tavırlardan uzak, özgül ağırlığı olan, özgür, özgün, sâde ve saydam bir arkadaşlık, kardaşlık, gönüldaşlık ve sırdaşlıktı bu!

Çok yalnız hissediyorum / Kendimi sensiz Hocam!

Kapatma şu pencereyi / Hep açık kalsın bu cam!

Gidişin şok oldu ânî / Böyle emreylemiş Bânî!

Fark-ı evvel, fark-ı sânî / Bir hıkmetle böyle Hocam!

Osman Hocam, Osman Hocam / Derslerine devam Hocam / Ha bu yaka, ha o yaka / Ne farkeder güzel Hocam!

Es Selââââm, ve’s Selâam, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar
23 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

OSMAN HOCA’NIN DÜZCAN RİNDLİĞİ

Osman Hoca, Kitab Sünnet bağlamında gelişen İslâmî geleneğe, herkesce değil çerkesce bağlı, gayretli dirâyetli, merd cömerd ve dürüst bir insandı. Hiç eğri tarafı yoktu, soyadı gibi düzcan bir kişiliğe sahibti. “Kim bir topluluğa benzemeye özenirse o onlardandır” uyarısına o kadar bağlıydı ki bu duyarlılık içinde telefon ederken bile herkes ya da çoğunluk gibi “Alo” demez “Alûûûû” derdi. Onun bu dört elif miktarı “Alûûûû”ları, hitabdaki özgünlüğün farkına varanların çok hoşuna giderdi.

Üsküdar’da özgün bir huzur adacığı özelliği taşıyan Hacı Selim Ağa Kütübhanesi’ni çok canlı bir ilim irfan, sohbet muhabbet akademisi haline getiren, Üsküdar’ın sohbet geleneğini canlandıran Osman Hoca için ne söylense azdır.

Arkadaşım, kardaşım, gönüldaşım ve sırdaşım olan Osman Hoca, hayatına da mematına da imrendiğim özgün ve yahşi bir insandı. Hâlinin şehidi olan bu güzel insan, güzel yaşadı, güzel gitti.

“Yâr elinden gel olmazsa varılmaz!”

Yâr ilinden gel olanda durulmaz!

 

Segâh ezanlar ile âvaz âvaz,

Gel denince, lebbeyk etti gitti!

Herkesin derdine devâ olma, devâ bulma gayretinde bir hamiyet ve samimiyet adamıydı Osman Hoca!

Her fırsatta herkesi gönendirme, iyiye güzele doğruya, hakka hukuka hasenât ve sâlihata özendirme; kötüden çirkinden eğri büğrü berbatlıklardan caydırma çabası içinde eliyle diliyle ve kalbiyle, ne gerekirse yapar çatardı!

Hiç kimseden hayra yarayacak hiçbir şeyi esirgemezdi! Çoook çok fedâkârdı! Çok vefâlıydı, hiç kimseye cefâsı yoktu!

Osman Hocayı iki kelimeyle özetle dense; kekik ve mekik derim ben! Kekik, meşhuuuur kekik çayı! Mekik de, resmî ve ğayrı resmî işleri takib konusundaki titizlik ve ihmâlsizliğidir! Özel ve genel işler ve işlemler bağlamında sürekli mekik dokuyan Osman Hoca, tam bir kekik uzmanıydı! Kütübhâneye gelip gidenleri kekik çayı içirmeden salmazdı!

Düzcan Hoca’nın kekikçiliği destansı bir sevdâydı! Gittiği her ortamda, kırda bayırda, şurada burada kekiğin kokusunu alır ve taze taze toplar ve herkese ikram ederdi. Ya bardak bardak ya paket paket!

Sıradan ve basit bir şey gibi gözüken bu durum, öyle özel öyle güzel öyle gizemli bir sevdâ ki, Süleymaniye’den Sultanahmed’e doğru yürürken, İslâmbol semâlarında segâh akşam ezanları çağrıları dalganırken, Nuruosmâniye Câmiinin merdivenlerinde beşinci kalp sektesi içinde Hakka yürüyen Osman Hoca’nın, kendisini bekleyen temiz toprağı neredeymiş biliyor musunuz! Tuzla’da Akfırat köyünde kekik tarlasını andıran mis gibi kekik kokan kınalı kırmızı toprak! Derin, temiz, âsûde bir kabir açmışlar, haremleri ve keremleri artsın eksilmesin, muharrem ve mükerrem kardeşleri ona! O gün o an, Cuma’dan evvel!

Önceden tasarlanmış bir şey değildi bu! Osman Hoca Perşembe akşamı Hakka yürümüştü. Gece yarısı geldi bize bu vuslat haberi! İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn râyihası içinde evine gittik! Toygar Hamza mahallesindeki evinde gece yarısına rağmen hüzünlü bir kalabalık vardı! Tâze tâziye faslından sonra, keremli kardeşi Kerim, bana şunu sordu:

– Mustafa âbi! Osman âbimle siz, hemen hemen her gün berâberdiniz. Emr-i Hakk vâki olunca, nerede hangi hazirede yer almak istediğine dâir bir şey söyledi miydi size hiç?

– Hayır, dedim Kerim! Öyle bir yârenlik olmadı aramızda! Zuhûrat! Toprağı neredeyse oraya gider Hoca!

Ve öyle oldu, Akfırat zuhûr etti. Tuzla Akfırat mezarlığında 99 numaralı makberde, esmâyı hüsnâ dersleri veriyor biiznillah…

Hafızı kütüb / Osman Düzcan / Ruhuna el fâtiha! / 1955-2016

Es Selâm, yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

22 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

HELÂL VE TEMİZ HAYAT BAĞLAMINDAN KOPUK YASALAR HENGÂMESİ

Keremine ve ikrâmına sınır olmayan Kerîm Allah’ın kitabında, yâni Kur’ân-ı Kerim’de, Bakara 2/168; Maide 5/88, Enfal 8/69 âyetlerinde ısrarla vurgulanan iki kavram var: Helâl ve temiz yaşamak! Rahmânîliğin en temel, en vazgeçilmez ilkeleri bunlar: Helâl ve temiz yaşamak! Kuddûs Allah’ın sıfatı olan hayatın akışı içerisinde, her alanda her bağlamda, helâl ve temiz bir performansa sahib olmak! Helâl olmak, helâl ölmek ve helâl dirilmek! Helâl olmanın, helâl ölmenin ve helâl dirilmenin potansiyel şartı temiz olmak!

Çok mu zor böyle yaşamak? Belki zor ama bil ki imkânsız değil be yâhu! Kolay değil, zor olmasına zor da, kolaylık ve zorluk içiçe bir kavram kardeşim. İnşirah 94/5-8’de şöyle bir açılım var: Zorluğun yanında bir kolaylık var! Zorlukla beraber bir kolaylık daha var! Bir şeyi bitirdiğin zaman hemen başka bir şeye başla ve hep Rabbine yönel!”

Helâl ve temiz yaşamayı zorlaştıran şey, bu bağlamdaki kolaylığa giden yolları kesen kavram ve ortam karmaşasıdır! Bizim helâl diye kullandığımız kelimenin aslı halâldir. Halâl, haramın zıddı olan ve yasal anlamında kullanılan bir kelimedir. Kur’ân’da beyan olunan ilâhî sisteme uyan bir kullanım bu! İlâhî sistemi esas almayan beşerî hukuk sistemlerinde kullanılan yasal kavramı, Kur’ân’da yer alan halâl kavramından kopuktur. Kavramsal ve ortamsal karmaşa burada başlıyor işte!

Helâl ve temiz yaşamak, haramdan ğaramdan, kirli ve karanlık, bulaşık ve yalaşık yaşam tarzından uzak durmayı gerektiriyor! Sosyal, siyasal ve ekonomik hayatın meşrû olması buna bağlı! En vazgeçilmez temel ilke bu! Oysa ki hiç de helâl ve temiz olmadığı halde beşerî sistemlerde yasal olan öyle şeyler var ki, bu karmaşanın içinde kilitleniyor özünde helâl ve temiz olan meşru hayat! Bu karmaşada bayatlıyor ve haram hale geliyor güzelim temiz helâl hayat! Alev Alatlı Hoca, çok samimi, net ve berrak açılımlar getiriyor bu konuya konuşmalarında. Toplumsal yaşama şekil veren yasalar ve anayasalar bağlamında Alev Alatlı Hocayı ve benzerlerini illâki dinlemek gerek!

Kavramsal ve ortamsal olarak A’dan Z’ye insanı ürperten çooook berbat bir kirlilik var ammaaaa, bu yalaşık bulaşık muammânın özümü ve çözümü için, İnşirah 94/5-8’de ihsan olunan mâsum ve mahrem muhtevâ derûnunda sabır sebat ve sâlihât içre sağlam ve sağlıklı çalışıp çabalayabilirsek, hayırlı ve uğurlu bir sonuca ulaşabiliriz diye îman ediyorum ben. Her durumda sağlam ve sağlıklı, samimi ve dürüst salihler olmak şartıyla elbet!

Kadiriyyenin Kuddûsiyye kolunun pîri Bor’lu Ahmed Kuddûsî Hazretlerinin de dediği gibi:

Sabreyle gönül derdine derman gelir elbet / Sen hastaya bil şöyle ki Lokmân gelir elbet!

Zühd ile kişi sanma ki Hakkı bulur ancak / Aşk olmasa yoldaş ona hüsrân gelir elbet!

Nâlan olur âşık olan üftâde bu yolda / Bülbül gül için gülşene giryân gelir elbet!

Bu ilm-i cedel kibre sebeb demiş erenler / Müstekbir olan kimseye hızlân gelir elbet! Kuddûsî-yi bîçâre koma gayrı dilde / Şol hâne ki âbâd ona sultan gelir elbet!

 

Eğer bir derdin varsa, hastaysan, şunu şöyle bil ki, derdine devâ olacak olan Lokman ve derman bir şekilde gelir.

Kişi hakkı ve hakîkati sadece zühdle bulamaz; aşk ona yoldaş olmazsa, aşkla şevkle çalışmazsa hüsrâna uğrar.

Bu yolda aşkla dolup taşan hep ağlamaklı olur; gülün bülbülü gül bahçesine ağlayıp, çağlayarak gelir!

İlim ve cedelden kaynaklanan tartışmalar, kibire ve gurura sebeb olur demiş erenler! Böbürlenen kimse yalnız ve yardımsız kalır!

Bîçâre Kuddûsî, gönülde sevgiliden başka bir şey bırakma, onun aşkıyla süsle! Âbâd olan hâneye sultan muhakkak gelir.

 

Şol hâne, ev, gönül, ülke ki âbâd olur, gelişir; ona sultan, güç kuvvet ve dirâyet gelir elbet.

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

19 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

SONSUZA KANAT AÇANLAR… YETİM GÜZELİ

Bizim muhtevâ güzelimiz Belkıs İbrahimhakkıoğlu Ahmed Sadık Yivlik hakkında, hakikatli ve muhabbetli bir makale yazdı; mükemmel bir biyografi: Yetim Güzeli!

Müsâde eder de izin verirse eger Belkıs, Türk Edebiyatı dergisinde, Temmuz 2002’de yayınlanan bu harika makaleyi tekraren ve teberrüken aynen almak isteriz, bu hatırat serisine.

Et tekraru hasen velev kâne yüsteksen niyetine destur Belkıs!

 

SONSUZA KANAT AÇANLAR…

YETİM GÜZELİ

                                                        Belkıs İbrahimhakkıoğlu

“İddiasız adamdı Ahmed ağabey, yaşadığı gibi iddiasız gitti. Allah rahmet etsin.” Akşam çöküyordu. Onu özlediği âleme uğurlamıştık. Dünyadaki son durağı sevdiklerinin yanında olsun istemişti. Mustafa Hazım Efendi, Hazım Efendinin talebesi Ahmed Hamdi Efendi ve ihvandan Reşat Bey; bu yeni gelen sevgiliyi nasıl bir bayram merasimiyle karşılamışlardı, Allah bilir. Bizlerse uğurladığımız sevgilinin yokluğunda sükûtu dinliyorduk.

Güzel insanlar, hayatı olduğu kadar ölümü de güzelleştiriyor şüphesiz. Gün bulutların arasından ışıklarını toplarken, kuşlar gökyüzünü tavaf ediyordu. Biz, dünyada kalanlar eksilen parçamızla Soğanlı mezarlığının kapısından arabalara dağılıyorduk. Cemaatten bir zat; “İddiasız adamdı Ahmed ağabey, yaşadığı gibi iddiasız gitti. Allah rahmet etsin.” dedi hüzünle. Seksen yedi yıllık ömrü tek cümlede özetleyecek kadar tanışdı demek.

Evet iddiasız insandı Ahmed Sadık Yivlik. Mutlak ve Tek olan karşısında hiçliğini idrak edenlerin ne iddiası olabilirdi ki? Hem öylesine iddiasızdı ki, onu tanıyanlar ağzından “ben” kelâmını işitmemişlerdir. “Büyüklerimiz buyurmuşlardı ki… Büyüklerimizden öyle işittik.” Böyle başlardı cümleye, ne söyleyecekse, neyi anlatmak istiyorsa…

Ahmed Sadık Yivlik 1915 İskilip doğumlu bir yetim güzeli. Baba, daha o doğmadan Çanakkale’de şehid düşmüş. Savaş yılları, yokluk yılları, acı yılları. Genç annenin bedeni bu yükü kaldıracak kadar güçlü değildir. Kahıra yenilir. Bu devrin ocaklar söndüren illeti verem, onu da yer bitirir ve şehit sevgilinin emaneti, gözünün nuru evlâdı sekiz yaşında iken Hakkın rahmetine kavuşur.

Her yolculuğun bir hareket noktası vardır ve hiçbir şey tesadüf değildir. Murad neyse, sebepler ve vesileler ona göre. Ahmed Yivlik’in manevi yolculuğunda anadan ve babadan yetimlik belki de ilk basamaktır. Ömrünce taşıdığı çocuksu mahzun ifadesi de yüzüne, muhtemeldir ki kimsesizliğinin derûnî dünyasında halden hale dönüşümüyle, daha o yıllarda nakışlanmıştır.

İskilip’te bir zaman akrabaların yanında kalır. Sonra İstanbul’a halasının yanına gönderilir. Halasının kocası Ayasofya müderrislerindendir. Onların himayesinde Büyük Reşid Paşa İlkokulunu bitirir. Orta ve lise tahsili için Darüşşafaka’ya verilir. Yetimliğin çocuk ruhundaki tecellileri, dışarıya kabına sığmayan bir coşku olarak yansır. Dur, durağı olmayan hareketli bir çocuktur. Kalpgözü açık olanlara görünenin ardındaki ayandır elbet. Nitekim Ahmed Hamdi (Tek) Efendi nazarında bu yetimin coşkun halleri sıradan bir taşkınlık değildir.

Ahmed Hamdi Efendi, Mürefteli Abdullah Efendiye müntesip Dramanlı Mustafa Hazım Efendinin talebesidir. Arapça ve Farsçayı iyi bilen, ilim irfan sahibidir. Hoca olduğu Darüşşafaka’da Lâtin harfleriyle tedrise geçildiğinde hocalığı bırakır ve aynı okulun muhasebesinde görev alır. Ama yine bütün öğrencilerin üzerine titreyen, dertleriyle ilgilenen, onları kollayıp yönlendiren bir hocadır. Hâl yoldaşlığı mukadder olunca hâdiseler akışa göre kurgulanıyır. Ahmed Yivlik’i Ahmed Hamdi Efendinin yoluna çıkaran da bu yetimin taşkınlığıdır. Çocuğun hâli dikkatini çeker, ondaki başkalığı farkeder.

Manevî hayatımızın henüz hayatiyetini yitirmediği dönemlerdir. Mekteplerdeki hocalar bir yandan branşlarında eğitim verirler, diğer yandan irfan ve edebin hâl edinildiği meclislerden feyizlenmektedirler. Emanet, Ahmed Hamdi Efendiye teslim edilmeden önce Darüşşafaka Kütübhane Müdürü Arif Bey, Ahmed Yivlik’i Tahir Ağa Dergâhı şeyhi Behçet Efendiye götürür. Daha ilk karşılaşmada Behçet Efendinin nazarları ele avuca sığmaz çocuğun derinlerine nüfuz eder. Ziyaretlerin tekrarında, davranışlarındaki etrafı şaşırtacak ölçülerde farkedilen değişiklik dikkati çeker. Uyarılara kulak asmayan, yerinde duramayan çocuk artık gerilerde kalmıştır. O artık Ahmed Hamdi Efendinin manevî himayesinde açılan kapılardan yoluna devam edecektir.

Yaradılışından gelen cevher, Efendilerin meclislerinde yoğrulup olgunlaşır. Yol olarak bağlı bulunduğu Muhiddîn-i Arabî Hz.lerinin, Hacı Bayram-ı Veli Hz.lerinin ve yoktan Var’a yönelen nice mübareklerin öğütlerini hâl edinmenin ancak Peygamber ahlâkını kuşanmakla mümkün olacağının idrakindedir. Her şey O’ndandır ve gördüğün, bildiğin, işittiğin her şey O’nun tecellisidir. Her yerde ve her şeyde Hakk’ı görenler daima huzurda bulunuşun ürpertisiyle yaşarlar. Ahmed Yivlik daha genç yaşlarda, kullar karşısındaki her davranışın gerçekte tecellinin aslına yöneldiğini kalben de hissedebilmiştir.

Darüşşafaka’daki lise yılları, kişiliğinin ve temayülünün belirginleştiği dönemdir. Edep, vefa ve sadakat öne çıkan vasıflarıdır. Hatta bu özellikleri, destursuz yanına varılamayan İbnülemin Mahmud Kemal Beyin bile dikkatini çekmiştir. Çok sevdiği bu gencin ismine Sadık’ı ilâve eder. Sonraları onun nikâh şahitliğini de yapacaktır.

Ahmed Sadık Yivlik, okulu bitirdiğinde tıp tahsil etmeyi arzulamaktadır. Ancak maddi durumu elverişli olmadığından üniversiteye gidemez. Mezun olunca önce Adapazarı’nda askerliğini yapar. O yıllarda hayatını, güzelliği güneş gibi taşıyan Müyesser Hanımla birleştirir. İnceliği zarafeti ve derunî dünyasının enginliğiyle Müyesser Hanım Ahmed Sadık Yivlik’e Allah’ın bir lütfudur. Evliliklerinden Hüsameddin, Hazım, Fatma ve Ayşe isimli dört çocukları olmuştur.

Askerlikten sonra Zonguldak ve Kırıkkale’de çeşitli memuriyetlerde bulunur. İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’ne tayin olur ve oradan da emekliye ayrılır. Eski tekkelerden Karababa Tekkesi’ndeki çalışma odasında Muhiddin-i Arabî Hz.lerinin Füsusu’l Hikem’inin şerhiyle meşgul olur.

Ahmed Sadık Yivlik, bizim kültürümüzün tezgahlarında dokunan bir güzel insan modeliydi. Yetiştiği dönemlerin havasını çevresine de teneffüs ettirirdi. Bir keresinde Türk Edebiyatı Vakfına Ramazan sohbeti için davet etmiştik. Hatıra çok önem verdiğinden kırmamak için icabet etmişti. Ancak mahcubiyetinden kızardı, sessizleşti, konuşmakta zorlandı. Çünkü o, edindiği terbiye ile hep dinlemiş, sadece sorulduğunda bildiğini kendine mal etmeksizin nakletmişti. Ömrünün son zamanlarında kulakları ağırlamış, gözünden rahatsızlanmıştı. Duyacağını duymuş, göreceğini görmüş olduğundan, şikayetçi değildi. Sadece her gün aksatmadan okuduğu Kur’an-ı Kerim ve Füsus’undan ayrı kalmak endişesiyle mahzundu. Oysa kelâmıyla hâllendiği kitaplarını artık göze ihtiyaç duymayacak kadar kalbinde hatmetmişti.

Ahmed amca, 14 Şubat 2002’de Hakkı’ın rahmetine kavuştu. Kim bilir belki Karababa’da hâlâ “Büyüklerimiz demişlerdi ki…” sözlerini fısıldayan Efendilerin ruhları dolaşıyor ve “Ben” den geçenleri selâmlıyorlardır.

(Türk Edebiyatı Dergisi, Temmuz 2002)

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

AHMED YİVLİK BABA ANLATIYOR: MAZHAR OSMAN

Dergâhların açık olduğu tarihlerde, hastası ustası hepsi oralara gider, derdini anlatır, Efendiler –Şeyh Efendiler– onlara derman olurdu, derman bulurdu.

— Onlar, herkesi kendi fıtratı doğrultusunda, “kendi diyarında idâre” edip rahatlatıyorlardı.

— Şey vardı vaktıyle, Münzeviler Kışlasında… Bir zat… Hasta filân okurdu?

— Mürtaza Efendi?

— Evet Mürtaza Efendi! Ben ona çok hasta götürdüm vaktiyle de. Hepsinden müsbet netice aldık. Öyle bir zatdı.

Şunu anlattı bir gün Mürtaza Efendi. Mazhar Osman ona hasta gönderirmiş…

— Meşhuur Dr. Mazhar Osman, Mürtaza Efendi’ye hasta gönderiyor?

— Evet! Mazhar Osman ile çok iyi ahbabtılar onlar. Mazhar Osman, kendisine veya hastahaneye gelen bazı hastaları: Bunlar bizlik hastalar değil! diyerek Mürtaza Efendi’ye gönderirmiş, dua ile tedavi etmesi için. Hatta, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesinin kurulduğu ilk yıllarda, Mazhar Osman kurdu bu hastaneyi biliyorsunuz? Başhekimiydi oranın…

— Evet, öyle!

— Haa! Şimdi işte o yıllarda bir gün, Mazhar Osman, İsmet Paşa’ya: Bizim hastahanelerde yer kalmadı! Çok hasta var! Bunların çoğunluğu bizim hastamız da değiller! Eskiden tekkeler vardı, şeyhler vardı. Onlar bunlara nefes eder, iyileştirirlerdi.  Siz tekkeleri kapattınız, hastaları çoğalttınız! Bu hastalar bizlik hastalar değil… Şimdi mademki tekkeleri kapattınız, şunu yapın hiç olmazsa: Dergâhları kapatılan bu Şeyh Efendileri imtihan ederek, onlardan birer, ikişer üçer kişi verseniz hastahanelerimize, hastanede yatan hastaların dörtte üçü iyileşir çıkar!

Mazhar Osman bu meyanda daha neler söylediyse, İsmet Paşa dinlemiş, dinlemiş, dinlemiş: Söyleyeceklerin bitti mi? diye sormuş.

Mazhar Osman da: Evet, bitti! deyince, İsmet Paşa: Ne bunu sen söylemiş ol, ne de biz bunu duymuş olalım! demiş kesmiş.

* * *

Prof. Dr. Süheyl Ünver Hoca da söylemiş bunları vaktiyle, Üniversitelerde, derste:

— Çocuklar, demiş dergahlar, bulundukları yerlerin Ruh Sağlığı Merkezleriydi. Değerlerini bilemedik. Yazık ettik bu müesseselere biz! İnsanlar oralarda, dergahlarda çok rahatlıyorlardı. Menfilerden deşarj oluyorlar –olumsuzlukları atıyorlar– müsbetlerle şarj oluyorlardı –olumluluklarla doluyorlardı…– Yazık ki kıymetini bilemedik.

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

AHMED YİVLİK BABA ANLATIYOR: TAHİR-ÜL MEVLEVÎ

Çemberlitaş’da, Karababa Dergâhı’nda, Çorumlu Ahmed Yivlik Baba anlattı:

Tâatın zevk-ü sürûr-âveri hoştur amma, bir başka letâfet vardır tevbe ve istiğfarda! diyerek, sevablarla birlikte hatalara da hoş bakan Tahir-ül Mevlevî’ye bir gün birisi, firenk meşreb bir öğrencisi, dans hakkında:

— Efendim, siz de dans ediyorsunuz –sema yapıyorsunuz–, biz de dans ediyoruz, niye buna –bizim danslarımıza– muarız oluyorsunuz? diye takılınca, Tahir Hoca:

— Sizin yaptığınız dansla bizim yaptığımız sema, birbirlerinden ayrı şeyler evladım aynı şey değil! demiş.

Öğrenci:
— Niye ayrı Hocam?  O da dans bu da neticede. Nesi ayrı bunların? diye üsteleyince, Tahir Hoca espiriyi patlatmış:

— Sizinkisi göbek dansı, göbek altı kasık kaşındısı! Bizimkisi gönül valsi evlâdım.

 

TEVEKKÜL SABIR VE MÜRÜVVET

Yine Ahmed Yivlik Baba anlatmıştı, Kasım 1995’lerde Çemberlitaş’da, Karababa Dergâhında: Hallac-ı Mansur Hazretleri “Enel Hak” suçuyla zindana atıldığı zaman, kendisini anlayanlardan birisi, hapishaneye gitmiş ve şunu sormuş, o ziyâret yârenliği içinde:

Efendim, demiş, hakikat-ı tevekkül, hakikat-ı sabır ve hakikat-ı mürüvvet nedir sizce?

Bunun üzerine Hallac-ı Mansur Hazretleri:

Şimdi bak, sen uzaktan geldin, yorgunsun, karnın da açtır, önce bir karnını doyuralım senin… dedikten sonra, bir teveccüh ediyor Cenâb-ı Hakka, anında bir sofra iniyor önlerine: Buyur, diyor Mansur Hazretleri ziyâretçisine, hây de bismillâh!

Ziyâretçi: Aman efendin siz buyurun! deyince, Hallâc-ı Mansur Hazretleri: Yoo ! diyor, bu sofra bizim için inmedi, sizin için indi! Siz yiyeceksiniz bunları! Bizim lokmamız ayrı! Hay de bakalım bismillâh buyurun! diyerek ziyâretçisini doyurduktan sonra, kapı açılıyor, gardiyan giriyor, tayın atıyor içeriye: Al lokmanı baba! diyor gidiyor.

El kadar bir ekmek gardiyanın getirdiği. Gardiyan, o el kadar ekmeği önüne atıp da gidince, ziyâretçisine: Hah, diyor, bizim nasibimiz bu işte! Bununla kifaf-ı nefs ediyoruz biz.

Kendi teveccühüyle inen zengin sofradan tek lokma yemeden, o gelen tayınla yetinen Hallâc, misâfirine: Hakikat-ı tevekkül bu işte! diyor.

Ne demek bu?

Benim anladığım şu: Darda zorda kaldığı halde, gayb sofrası olarak gelen nimetleri hep başkalarına ikram ederek, kendi/nefsi için hep azimet yaparak, hapishanenin kuru ekmeğiyle yetinme halini yaşayarak, kerametin ve zarâfetin gücünü hep başkaları için kullanıyor. Aynı şeyi kendisi için de yapabileceği halde yapmıyor. Tevekkülün hakkı hakikatı bu işte!

Misâfirini mükellef bir sofrayla doyurarak, kendisi de hapishane tayınıyla kifâf-ı nefs ettikten sonra, adama, ziyâretçiye: Sen sıkılmışsındır bu dar yerde, hay de biraz tenezzüh edelim dışarıda diyerek ve kerâmet elini yine misâfiri için işleterek, bir tayy-ı mekân hali içinde onu en özel, en güzel yerlerde gezdirdikten sonra: İşte hakikat-ı sabır da bu! diyor.

Yani, yine kendi/nefsi için kullanmadığı bir imkânı başkaları için kullanma halini böylece yaşatarak anlattıktan sonra: Gitmeliyim ben artık, vakit geldi! Hakikat-ı Mürüvvet-i de daha sonra konuşuruz! diyor ve gidiyor. Hallâc Hazretleri, adamı kendi diyarına uğurladıktan sonra tabii.

Hallâc Hazretleri ertesi günü asılır asılmaz– idam edildikten sonra yâni– o gece rüyasına giriyor: Hay da gel, diyor adama, hakikat-ı mürüvveti sormuştun sen bana bir de… onun cevabını da birlikte yaşayalım gel! diyor ve onu yine çok özel, çok güzel bir yere götürüyor.

Oraya varıp da içeri girdikleri zaman, Efendimiz Aleyhisselâm: Aaaa! Mansur’um geldin mi? Gel gel gel! Yakın gel şöyle! sana çok eziyet ettiler, onlara ne ceza verelim söyle! deyince, Hallâc-ı Mansur: Yâ Rasülâllah! Onlar bu işin hakikatini bilselerdi o eziyeti yapmazlardı, onları af buyurun! diye niyazda bulunuyor. Rasül-i zîşan Efendimiz, adlin de fadlın da yerini bulması için üç defa sordukları halde, Hallâc hep af niyazında bulununca, Efendimiz de: Peki öyleyse! buyuruyorlar ve mesele o celsede kapanıyor mânâda.

Sonra, o meclisten dışarı çıkılınca Hallâc-ı Mansur Hazretleri, adama: İşte diyor, hakikat-ı mürüvvet de budur!

Hallâc-ı Mahsur Hazretlerinin, tevekkül, sabır ve mürüvvet anlayışıbu işte!

Müslüman böyle olacak! Tasavvuf budur…

 

ŞEFKAT

Vaktiyle Eminönü Yeni Câmi’de bir Arnavut Hoca vardı, Allah taksiratını afvetsin, öyle sert bir insandı ki, bazan kürsünün üstünde ayağa fırlar, bağırır, çağırır ve herkesi cehenneme gönderirdi.

İkindiden sonra vaaz ediyor, mevsim Ramazan.

Arnavut Hoca vaazını bitirecek, ondan sonra da … Şeyh Ahmed Efendi vardı. Arnavut Hoca’nın aksine çok yumuşak bir insan. Arnavut Hoca inecek, Şeyh Ahmed Efendi çıkacak, o sohbet edecek… Öyleydi o Ramazanın programı…

Şeyh Ahmed Efendi’nin yumuşaklığını bildiği için, onun konuşma şansını daraltmak için inadına inmezdi kürsüden Arnavut Hoca.. Akşama yakın bitirirdi vaazını bazan.

— Gönenli Hoca Efendi’nin de başına gelmiş böyle terslikler!

— Evet olmuştur! Oluyor maalesef!

İşte o zamanlar, bir gün yine Arnavut Hoca çıkmış kürsüye, her zamanki gibi bağıra çağıra herkesi cehenneme gönderdikten sonra, akşama on-onbeş dakika kala kürsüden inince, câminin deniz tarafındaki başka bir kürsüde sabırla sırasını bekleyen Şeyh Ahmed Efendi: Cemaat, diyor, aşağı yukarı hemen hemen hepiniz evlâd-ü ıyal, torun torlak sahibi insanlarsınız.. Şimdi şurada veya başka bir yerde, evinizde barkınızda oturup dururken, çocuğunuz dışarda bir çığlık atsa, analık babalık gayretiyle hemen anında kapıya, pencereye, dışarıya koşarsınız değil mi? Ciğeriniz yanar o anda, ne oldu diye! Onu öper, koklar, kucaklar, derdi her ne ise onu derhal izâleye, teselliye, rahatlatmaya çabalarsınız değil mi?

Neye yaparsınız bunu? İçinizdeki rahmetten dolayı… Allah’ın size ikram ettiği, içinize yerleştirdiği rahmet ve şefkat kabarmasıyla yaparsınız bunu değil mi?

Kulun şefkati böyle olursa, Allah’ın şefkati nasıl olur bir düşünün! Allah Erhamürrahimindir… demiş bitirmiş. Her şeyi bir kaç dakika içinde özetlemiş..

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

AHMED SÂDIK YİVLİK BABA

Yivlik Baba’yla bizim özel, özgün ve özge bir yakınlığımız vardı! Karababa kapısından Ahmed Sâdık Yivlik Baba’nın makam odasına destur selâmı verirken; Câmî’nin farsça söylediği, Nev’i’nin Türkçeye çevirdiği harika dörtlüğü paylaşırdık, gönül gönüle, aşkla şevkle zevkle!

Hakir fakir bencağaz:

– Esselââââm Ahmed Baba, esselâm! Ben bilmez idim gizli ayan sen imişsin!

Ahmed Sâdık Yivlik Baba:

– Ve aleykümüsselââââm ve aleykümselâm ve rahmeh! Tenlerde ve canlarda nihan hep sen imişsin!

Hakir fakir bencağaz:

– Âlem içre bir nişân ister idim ben senden!

Ahmed Sâdık Yivlik Baba :

– Âhir şunu bildim ki cihân hep sen imişsin! der bağlardık girizgâhı muhabbetle!

Kendiliğinden gelişen böylesine doğal ve doğaçlama bir düet oluşurdu aramızda!

İkimizi de saran bürüyen mahrem muhtevâ, Şeyhülekber’in vahdet neşvesi! Bizi ayıltan da bayıltan da şerâb-ı tahûr buydu!

Fenâ fidduhân olan bendeniz, kütübhânede çalıştığım yıllarda da, aynı minval üzre devam ettiğim için, ziyâretçileri uyarmak recâsıyla şöyle bir mini tabela koymuştum masama:

Lutfen duhân etmeyin / Bizi ziyan etmeyin / Biz size ettik diye / Lutfen siz de etmeyin!

Bizim hâl-i pür helâl veya melâlimiz buydu o zamanlar. Vaktiyle, gençlik demlerinde kendisi de duhân eden, vakti saati gelince bırakan Ahmed Baba, benim de bırakmam için gayrete girince:

– Sende bırakan bende devam ediyorsa, ne yapabilirim Ahmed Baba! deyince, tatlı tatlı, gülümsü gülümsü, tülümsü tülümsü, yumşak ve şefkatli epey gülümsemişti rahmetli.

Ahmed Baba, şeriat ve tarikat, hakikat ve marifet bağlamında öyle kavî bir insandı ki, namaz kılacağı zaman terliklerini bile nizamlı olarak kıbleye çevirirdi.

Nûru Hüdâ edebinin kanlı canlı tâcı olan Ahmed Sâdık Yivlik Babayla ilgili hatıratımızı daha önce de yazdık çizdik ama, et tekraru hasen velev kâne yusteksen doğrultusunda tâzelemek istiyoruz! İlki:

İBNÜL EMİN
MAHMUD KEMÂL İNAL BEY

1870’lerde İstanbul’da dünyaya gelen İbnül Emin Mahmud Kemâl İnal Bey, kendini ilme ve irfana adamış dobra dobra bir adammış. Kendini tamamen ilme verdiği için evlenme fırsatı olmamış.

1957’lerde yine İstanbul’da Hakka yürüyen İbnül Emin Mahmud Kemâl İnal Bey, ölümünden önce, zengin kütübhânesini İstanbul Üniversitesine, Bakırcılar’daki babadan kalma konağını da İlim Yayma Cemiyetine bağışlamış.

Son Sadrazamlar, Son Asır Türk Şairleri, Son Hattatlar adlı eserleri meşhurdur. Musiki adamlarıyla ilgili Hoş Sadâ adlı eseri yarım kalmıştır.

Tuhfetü’l-Hattâtîn, Menakıb-ı Hünerve-rân, Şeyhülislâm Yahya Divanı, Hersekli Arif Hikmet Divanı, Lefkoçyalı Galib Divanı’nın yayınlanması da onun gayretinin ürünüdür.

Çok kudretli bir kültür adamadır.

Mahmud Kemâl İnal Bey merhumun bilinmeyen yönlerini, ona, çocukluk ve gençlik yıllarında hizmet vermiş Ahmed Yivlik babadan dinliyoruz.

Aslen Çorumlu olan gönül adamı Ahmed Yivlik Baba’nın hayatının büyük bir bölümü Çemberlitaş’la Bayazıd arasında geçmiş.

Hâlâ aynı güzergâhta gidip gelen Çorumlu Ahmed Yivlik Baba’yla, Çemberlitaş’da, Karababa Sokağında, Karababa Dergâhı’nda yaptığımız pazartesi yârenliklerini sizlere de dinletmeyi arzu ediyorum. Neler anlatıyor bakın Ahmed Baba:

 

MAHMUD KEMAL İNAL BEY

SÂDIK OLSUN MAHLÂSIN

— İbnül Emin Mahmud Kemâl İnal Bey merhumu öğrencilik yıllarımda tanıdım ben. İstanbul İslâm Eserleri Müzesinin Müdürüydü o zamanlar. Yıl 1933 filândı galiba. Okuldan toplu olarak müzeye gittik. Başımızda ileri sınıflardan bir âbimiz vardı. İşte o ziyâret sırasında hepimizle tek tek ilgilendi Mahmud Kemâl İnal Bey. Analarımızın babalarımızın adlarına varıncaya kadar bir sürü şey sordu bize.

Tabiî bu arada, bana da: Nerelisin? diye sordu.

Çorumluyum efendim!.

Babanın adı ne?

Sâdık efendim!..

Mahlâsın var mı?

Yok efendim.

Sâdık olsun öyleyse!. dedi.

Orta Mekteb talebesiyim o anda ben henüz. Sonra, ne kadar zaman geçti aradan bilemiyorum, bir gün baktım, Fatih’teki Tahir Ağa Dergâhı’na gelmiş Mahmud Kemâl İnal Bey. Öteden beri aşağı yukarı her hafta, belli bir günde –Pazartesiyi Salıya bağlayan geceleri– orada –Tahir Ağa Dergâhında– toplanırlar, sohbet ederlermiş meğer.

Sohbetten sonra, onlar kalkıp gidince, ben –Tahir Ağa Dergâhının o tarihlerdeki Şeyhi Behcet– Efendi’ye: Efendim, dedim. Mahmut Kemâl Beyle İslâm Eserleri Müzesinde tanıştık biz. Hatta bana da: Senin mahlâsın Sâdık olsun! dedi.

Ben böyle söyleyince, bizim Efendi: Yaa öyle mi? Rânâ, âlâ, pek güzel! dedi, memnun oldu.

Müteâakib –onu takib eden– hafta, gene onlar geldiği zaman, Kemâl Bey’e söyledi Efendi: Siz, Ahmet oğlumuza Sâdık mahlâsı vermişsiniz Müzede, pek sevinmiş, memnun oldu! deyince, Mahmud Kemâl Bey: Fenâ’mı söylemişiz!. diye latife etti.

Mahmud Kemâl Bey böyle naz perdesinde latife edince, Efendim de aynı perdeden: Aman efendim, o da ne demek!. Memnuniyete medar bir şey bu!. deyince, Mahmud Kemâl Bey, konağında yaptıkları toplantılardan söz etti bana: Gel, dedi, bizim konağa da gel, beklerim! İstifâde edersin!

 

BÜCÜR BENİ MAT ETTİ

Bu derleme sırasında, benim tanıdığım birkaç “Kâmil” den –kâmil insandan– biri olan Ahmed Yivlik Baba’ya –ki, ben kendilerine bazan âbi, bazan da baba diye hitab ediyorum– kendilerinin de biyografilerini tesbit bakımından:

— Siz Çorum İskilip doğumlusunuz. İskilip’de Yivlik diye bir zirve var, soyadınız da oradan geliyor.

İstanbul’da Dârüşşafaka Lisesinde okudunuz ve Sağlık Bakanlığına bağlı çeşitli yerlerde sağlık hizmeti verdiniz. Şu anda emeklisiniz ve yine insanların sağlığıyla –ruh, gönül, beyin ve beden sağlığıyla– ilgili çok nezih çalışmalar yapıyorsunuz. Bunları biliyorum ama, doğum tarihinizi bilmiyorum! Söyleseniz de onu da kayda geçsek? deyince, tatlı, yumuşak ve sevecen bir tebessümle:

— Mahmud Kemâl Bey çok kızardı yaşını soranlara, Allah rahmet eylesin! Nazardan çok sakınırdı: Hasût insanlar!. diye gürlerdi: Hasut insanlar! Kendilerini israf etmişler, kendileri çökmüşler, bize haset ediyorlar!. diye kızardı.

Bir bayram sonrası gittim, konakta geleni gideni karşılıyorum, çay getiriyorum, boşları götürüyorum filân derken koşuşturuyorum ya!..

Bayram günlerinde konakta Mahmud Kemâl Bey’in sevmediği, istemediği bazı hadiseler olmuş ufak tefek. Mahmud Kemâl İnal Bey, İslâm Eserleri Müzesi’nin Müdürü ya!.. İşte bayram dolayısıyle oradaki bazı hademeler gelmişler, hizmet etmişler konakta gelene gidene. Öylesine değil, ücretlerini de alıyorlar. Mahmud Kemâl Bey, onlara bu hizmetlerinden dolayı normal yevmiyelerini en azından ikiye katlayan bir ücret ödediği halde, onlar açgözlük ederek, bir de gelenden gidenden bahşiş almışlar!. Buna çok kızmış Mahmud Kemâl Bey ve ben de o kızgınlığın üstüne varmış olacağım ki, ben öyle bir aşağı yukarı inip çıkarak hizmette kusur etmemeye uğraşırken, bir ara: Evlâdım, dedi, Allah razı olsun, çok çırpınıyorsun fakat sana bir şey yapamadık.

Mahmud Kemâl Bey böyle söyleyince, ben: Üzülmeyin efendim, dedim, Ben ücretimi alıyorum!

İşte o zaman: Neeeeee!?! dedi.

Önceki rahmet ve şefkatin aksine hiddet ve şiddetle söyledi bunu. Müzenin hademeleri gibi benim de gelenden gidenden para aldığımı zannetmiş meğer ben öyle söyleyince de, onun için kızmış. Neeeeee? Sen de mi? deyince: Tabiî efendim, her gelen selâmün aleyküm diyor! Bundan büyük ücret mi olur?.. filân diyerek ben yine çay getirmek için veya başka bir şey için yine odadan sofaya çıkınca: Bücür beni mat etti!.. demiş.

 

O KADAR ACELE ETME

Mahmud Kemâl Bey, böyle bir davet yapar da biz kaçırır mıyız onu? Gittik tabiî, fırsat buldukça kaçırmamaya çalıştık toplantıları.

Gidiyoruz geliyoruz ama, tıfılız henüz tabiî daha. İstanbul’un hatta Türkiye’nin bütün ekâbiri, kalbürüstü büyükleri orada toplanıyor, çok güzel görüşmeler konuşmalar oluyordu. Hepsi de bilgi, görgü, ilim irfan âbidesi nezih kimseler. İmreniyorum onlara, içim gidiyor hepsine… Öyle imreniyorum, öyle imreniyorum ki, bir gün yine işte öyle bir toplantıdayız. Mahmud Kemâl Bey’in de hemen yanıbaşındayım. Ben gene öyle, hayran ve sergerdan, içimin içinden, gönlümün derinliklerinden: Ben ne zaman böyle –bunlar gibi– olacağım? diye içimden kendi kendime olgunluk dolgunluk düşü kurarken, Kemâl Bey, anında âniden bana dönerek: Aaaaa! dedi, dur bakalım, ne acele ediyorsun? Peygambere bile peygamberlik kırk yaşından sonra geldi! Daha dur bakalım, o kadar acele etme!

Sen hele şöyle bir elli elli beşine bir gel de… Ondan sonra gözle gözleyeceğini! dedi.

— Ve dediği de tahakkuk etti! Yani siz, elli ve elli beş yaşlarınızda yakaladınız o tarihlerde, onlarda görüp imrendiğiniz hâli?

Şöyle düşünmek lâzım bunu. Mahmud Kemâl İnal Bey merhumun, herkesin bilmediği bir yanı ortaya çıkıyor burada. Hem içinizden geçeni okuyor, cevap veriyor, hem de söylediği gerçekleşiyor?

VEDÂ ZİYARETİ

Biz evlendikten sonra, Zonguldak Sağlık Müdürlüğüne tayinimiz çıktı oraya gideceğiz. Veda ziyâretine gittik hanımla birlikte, Mahmud Kemâl İnal Bey’e.

Nikâhımıza gelmişti bizim Mahmud Kemâl Bey. Hem teşekkür edelim, hem de veda edelim diye gittik ziyâretine. İşte tabii önce eşime, bir Müslüman kadın nasıl olmalıdır, diye uzun bir konuşma yaptı, husûsi çalışma odasında. Aşağı yukarı birbuçuk saat kadar konuştu. Ondan sonra… Biz de acele ediyoruz, daha dolaşacağımız yerler var, biletimiz alınmış yola çıkacağız filân diye kıvranıyorum ben fakat, nefes bile aldırmıyor adeta! Hiç fasıla vermeden mütemadiyen devam ediyor. Müslüman hanımların vazifelerini sayıp döktükten sonra en nihâyet bana yönelerek! Haaa! dedi, bak, erkekler de yan gelip oturacak değil! Resülullah Efendimiz bile, hanımları mutfakta çalışırken gider, onlara yardım olsun diye soğanını doğrarmış! Soğanını soyarmış! diyerek Müslüman erkek nasıl olmalıdır mevzuunda da bir hayli bana nasihat ettikten sonra: Offf! Yoruldum! Ne yapalım. Cenâb-ı Hak bizde de böyle Kelâm sıfatıyla tecelli ediyor! dedi bitirdi.

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

DOĞRU HABER VE SAĞLIKLI SEZGİ MERDİ KUSS BİN SÂİDE

Milâdî 500’lerde, her devirde belde-i tayyibe, temiz belde olan Mekke-i mükerremede zuhûr eden; o devrin hanif hatiblerinden, o devrin müslim mü’min ve muvahhidlerinden olan şâir Kuss b. Sâide, meşhûûûr Ukaz Panayırında, Pazar meydanında bir konuşma yapmış! Bu meydan nutkunda çok anlamlı, çok mânidar şeyler söylemiş Kuss b. Sâide:

Eyyûhen nâs! Ey insanlar! Gelin dinleyin, belleyin ders alın! Yaşayan ölür, dedeler gider, bebeler gelir, nineler gider mineler gelir, olacak olur ölecek ölür! Bu devran hep böyle döner!

Dikkat edin, söylediklerime kulak verin! Gökten haber var; yerde ibretlik şeyler var!

Yeryüzü serilmiş bir döşek, gökyüzü yüksek bir tavan! Yıldızlar yürür, denizler durur!

Gelen kalmaaaaz, giden gelmez! Gidenler, vardıkları yerden memnun oldukları için mi orada kalıyorlar! Yoksa orada ağırlandıkları için rehâvete mi kapılıyorlar!

Andolsun ki Allah katında hiç eskimeyen yeni ve daha sevimli bir din var! Ve Allah’ın gelecek bir peygamberi var ki, gelmesi yakîndir! Gölgesi başımızın üstünde bir rahmet bulutu şu anda!

Ne mutlu o kimseye ki Ona îman eder, O da ona hidâyet eyler! Vay o bedbahta ki Ona isyan ve muhâlefet eder! Vah yazık, ömürlerini gaflet ve dalâlet içre boşa harcayan ümmetlere!

Eyyuhen nâs! Ey insanlar! Gaflet etmeyin! Her şey fânî, Hakk bâkî! Eşi benzeri yok! Ona kulluk edilir ancak!

O tekdir, mutlakdır; doğmamış ve doğurmamıştır! Gelip geçip gidenlerde bizler için çooook dersler var!

Iyad Kabilesinin Reisi Kuss bin Sâide, Ukaz Panayırında, devesinin üstünde bu tarihi hitâbeyi yaparken, zuhûrunu müjdelediği âhir zaman peygamberi Muhammed ül Emîn sıfatıyla oradaydı. Kuss b. Sâide epey yaşlıydı. Hayatın bu yakasından öte yakasına o tarihlerde bu îmanla gitti.

Hanif Kuss’un başka bir şiirinde, Haşimoğullarından büyük bir peygamberin geleceği açık seçik söylendiği için, Iyad Kabilesi îmanın dil ile ikrar kalb ile tasdik faslına zaten hazırdı, ilk fırsatta bunu yaptılar, mutlu oldular.

Âhirzaman Peygamberi Habîbullah Hazretleri bir toplantıda:

– Kuss bin Sâide’nin Ukaz Panayırında yaptığı hitâbeyi hatırlayan var mı? diye sordu.

İyad Heyeti:

– O hitâbe bizim kabilede herkesin ezberinde! diye cevab verince, Sıddîk-ı Ekber Hazreti Ebubekir ayağa kalkarak:

– O gün ben de oradaydım yâ Resûlallah! diyerek hitâbeyi okudu. Habîbullah Hazretleri bu durumdan çooook çok memnun oldu. Ve: Allah Teâlâ Kuss bin Sâideye rahmet etsin; o kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak kalkar! buyurdu.

Yüzyıllar sonra bu hitâbeyi Yahya Kemâl Bey de okudu ve bu kadîm hitâbenin ruhâniyeti ikliminde Sessiz Gemi şiirini kaleme aldı:

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmiyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

Yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

12 Şubat 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com