EĞİTİM ÖĞRETİM VE EĞİLİM TESTİ

Bizim Melek Hoca’ya göre, eğitim ve öğretim, insan toprağında gömülü olan gizli hazineyi defineyi açığa çıkarma sanatıdır! Yetenek istidat ve kabiliyet de denilen yaratılıştan gelen fıtrî eğilimi ortaya çıkarmak ve ona göre imkân ve mekân alanı açmak hüneridir eğitim!. Kişiyi ya da öğrenciyi kendisinde olmayan, fıtratında bulunmayan bir alana zorlama zorbalığı, eğitim ve öğretim estetiğinden kopuk bir istidat ısrafı olsa gerektir!

Kim ve ne, ne için yaratılmışsa o, ona kolaylaştırılır!” diye bir söz var!

Bu kolaylaştırma gizeminin tesbiti de kısmen de olsa eğilim testiyle ortaya çıkar!

Sıradan ve rastgele söylenmiş bir söz değil bu. Kelâm-ı Habîb-i Hüdâ olarak hatırlıyorum ben bunu.

Eğitim ve öğretimde eğilimi ortaya çıkarma işlemi her şeyden önce gelir! Eğitim ve öğretimde eğilim doğrultusunda şefkat ve muhabbet ödülü ön planda yer alır! Kolaylaştırmak zorlaştırmamak, sevdirmek ve nefret ettirmemek esastır!

Uygar ya da barbar bütün yaratıkları, özellikle de insanları, doğuştan getirdikleri eğilimleri doğrultusunda yararlı alanlarda kararlı kılma eğilimi kutsal bir ödevdir! İnsanı uyarmak ve özüne uyandırmak bağlamlarında, onu kendinde olamayana zorlama istidadın ısrafıdır! Israf haramdır ve haram tavırlarla helâl sonuç almak oldukça zor ve belki de imkânsızdır!

Haram tavırlarla helâl iş yapılamaz; yapılsa bile sağlam ve sağlıklı bir sonuç alınamaz! İstidadında olmayan şeylere zorlanan ve başarısızlıkla sonuçlanan durumlarda, hem kendine hem de etrafına problem olan kimselerin telef olmalarına göz ve gönül yummak da insaflı bir işlem olmasa gerektir!

Buna bir çözüm gerek, buna bir çözüm gerek illâ ki agam!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

26 Haziran 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

TÜH BANA TÜH

Bir gün diyor bizim Dîvâne, Kul Dîvâne, bir gün bir cuma günü, cumadan sonra, sokak isimleri hep gülle başlayan bir mahallede gezinirken Arabgülü sokağına girince:

– Kimi arıyorsun evladım? diye nahif nahif bir anne sesi duydum. Başımı kaldırdım baktım, yaşlıca bir anneanne! Çok saygıdeğer bir büyük anne!

– Yürüyüş yapıyorum anne, kimseyi aramıyorum! dedim.

– Ara ara, kendini ara! Boşu boşuna yürüme! diyebilirdi ama, çok nahifti, öyle demedi de hâliyle ona benzer bir şeyler söyledi sanki!

Sonra baktım gördüm ki o sokak çıkmaz sokak!

– Bu sokak çıkmaz sokak! demedi de, hafızası epey yorgun ve bulanık olacak ki, şöyle bir şey söyledi: Bana bir beş milyon verebilir misin evlâdım?

Önce bir şaşırdım, sonra anladım! Beş milyon dediği miktar beş liraydı! Herkesleri milyarder eden bol sıfırlı paranın sıfırlarının atılışından sonra yerleşen bir miktar karmaşası bu.

– Tabii anne dedim, ne demek! Lâfı mı olur, derhal elbet! Nereye bırakayım?

– Kapının yanındaki torbaya bırak evlâdım! dedi. Kapının yanındaki torbaya baktım, abur cubur bir çöp torbası! Ona bırakamadım! Elimde beş lira, aranıp duruyorum, öyle temiz bir torba yok!

– Yok anne yok, temiz bir torba yok!

– Elindeki poşete bırak evlâdım, dedi!

Elimde bir poşet var ve kendimce o poşet bana lâzımdı, bırakamadım! Sepet sarkıtma diye bir şey ne benim aklıma geldi, ne annenin! Demek ki o anda, o zihin yorgunluğu ânında öylesine söylenmiş bulundu ama, benim o beş lirayı ona ulaştıramamam, hiç de hoş bir davranış olmadı! Bir tür gizli bir cimrilik gibi geldi bana bu! Sonradan silkeledi bu duygu beni! O anda hiç böyle düşünmemiştim! Zihni bulanmış bu anneannenin! Yoksa bu beş liraya ihtiyacı filân yok! diye düşünerek oradan eyvallah ettim ayrıldım ama… O akşam ve yarıntası günü sabahleyin içim öyle yandı savruldu ki, içimin içinde bir cümle: Kendimi arıyorum anne, kendimi! Kendimi arıyorum güyâ bu hâl çıkmazında!

Çözümsüz bir şey değildi bu! Çözümü çözümsüz hâle getiren ben kendimdim, tüh bana! diye bitirdi yaşadığı burukluğu bizim Dîvâne… Beş liralık sadaka, beş trilyonluk hasenâta, trilyon da ne len dîvâne; sonsuzuna sonsuzuna bedeldi! Kaçtı fırsat, tüh bana! Ben şimdi kendimi hep borçlu hissediyorum o anneye!

Bu saygıdeğer nahif anneye kendimi borçlu hissediyorum ya! Ertesi gün, aynı saatlerde yine gittim aynı sokağa! Anneye borcumu ödeme gayretiyle çırpınıyorum ama, nâfile!

Anne yine penceresindeydi, sepetini sarkıtmış alt komşudan bir şeyler alıyordu. Alt komşuya:

– Allah razı olsun evladım! derken:

– Nasılsın anne? diye seslendim!

– İyiyim hamdolsun! dedi o kadar! Başka bir şey söylemedi. Hayırdır ne arıyorsun, kimi arıyorsun? filân da demedi. Ben de çaresiz:

– İyilikler artsın eksilmesin anne! dedim geri döndüm. Ben size kendimi borçlu hissediyorum filân gibilerden bir şey de söyleyemedim!

Hızır da kaçmış, huzur da kaçmıştı! Tüh bana tüh! dedim, eve döndüm.

Fırsat ganimettir, ganimeti hebâ etme derler büyükler!

İnsan bu beşer! Hayır ve şer ne var ise kaderde, kendi yazaaaar kendi bozar!

İnsanın elinde hiç bir şey yok sanılır ve her şey güzel Allah’a bağlanır! Doğru, yanlış değil bu, her şey Allah’a bağlı fakat, Allah da koluna kuluna bir fırsat verir mi verir!

Kolun ve kulun üstüne vazife olan şey, verilen fırsatı değerlendirmek olsa gerektir!

Söz de öz de çooook çatallanır bu bağlarda! Çok dal budak salar mahrem muhtevâ bu bağlarda! Bu bağlaaaar bu bağlar, âh ki ah, vah ki vah bu bağlar! Bizi kırk dereden, kırk tepeden bahânelere bağlar!

“İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar!” hadîs-i şerîfi doğrultusunda düşünürsek şöyle bir tablo çıkar karşımıza! Biz bu bahânelere yaslanarak, uyku içinde daha derin bir uykuya dalarak, insanın elinde hiçbir şey yok sanırsak; îmanın altı şartından üçüncü ve dördüncü maddeleri “… ve kütübihi ve rusulihi” şartlarını potansiyel olarak inkar eder gibi olmaz mıyız?

Kitablar neye indi? Peygamberler neye görevlendirildi? Demek ki elimizde bir şey var! Münkir mantığıyla elimizde bir şey yok sanmamız sağlıklı bir sanı değil!

Kendisine çok şey borçlu olduğum Hızır annenin Arabgülü sokağında kendimi aramaya devam etmek niyetindeyim!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

24 Haziran 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

EYVALLAH ŞEHRİ

Halk Arabcasında ivallah diye telaffuz edilen, tasavvuf argosunda eyvallaha dönüşen bu kelime, men âmene bi’l kader, emine minel keder! Kadere îman eden; îmânın altıncı şartı olan hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ maddesinin mânâsını hazm etmeyi ifâde eder!

Kadere îman eden, ezilebilir, üzülebilir ama kederlenmez! Ezilmek üzülmek ve kederlenmek ikiz kavramlar fakat, farklı anlamlar yüklüdür! Tıpkı ikiz çocukların birbirlerinden çoook farklı olabildikleri gibi…

Üzüntü ve hüzün duygusallığın ürünüdür, kedere nisbetle temizdir; fakat keder, kadere, Allah’ın takdirine karşı itiraz ve isyan niteliği taşıyan içsel ve dışsal bir kirliliktir! Îmanın,  îtikadın ve ikrarın sağlıksızlığıdır. Eyvallahın tükenmesi bu olsa gerekdir. Mümkünüm tükendi derler Anadolu’da buna!

Kederde ümitsizlik kokuşması vardır! Ümitsizlik haram bir hâldir. Her şey Allah’dandır! Allah’dan gelene eyvallah elhamdülillah denilir! Peki bu durumda, kaderin kavranmaz akışı içinde yan gelip yatılır mı? Haaaayır, hayır! Üstüne vazife olan neyse o yapılır! Keder çöplüğünde uğunmanın ve boğunmanın hiç bir kıymeti yoktur! Bize düşen her halükârda üstümüze vazife olanı yapmaktır! Allah’ın takdirini tartmak, akıl ve mantık terâzisinin işi değildir. Akıl işi hiç değildir!

Ekinciler ekinlerini ekerler, neticeyi beklerler! Netice Allah’da Allah’dan beklenir!

Her şey Allah’da, her şey Allah’dan!

Her şeyleri yerli yerince yapan çatan Zâtıbârî güzel Allah, diler öyle verir, diler böyle verir! Her halükârda hep verir verir verir! O’nun vergisinden memnuniyetsizlik, insanı hasta eden çok kirli bir duygu ve davranış biçimidir! Herkeste hepimizde var bu kirlilik!

Bu mahrem bahis, sereserpe bir sohbet ve muhabbet konusudur! Nasîbde varsa, kısmet olursa, bi gün bi yerlerde sohbet ve muhabbet içre birlikte irdeleriz bunu dilerim.

Şimdi, bugün şu an çok azîz bir dostun, Abdülaziz Biçkioğlu’nun gönderdiği “Eyvallah Şehri” hikâyesinde payımıza düşeni arayalım diye düşünüyorum. Muhabbetle yâ Selâm!

 

Abdest için şeyhinin eline su döken derviş, bir toplu iğne başı kadar yerin kuru kaldığını hatırlatınca, dergâhtan kovulur.
Kendini dağlara vurur. Avare dolaşırken bir çobana rastlar. Ona içini döker.
Çoban olan bitene üzülür.
Ona yol gösterir.
“Bak” der, “şu dağı aşarsan ardında “eyvallah” şehri var. Her şey bedava orada… Ye, iç, gez, eğlen, istediğin gibi. Tek şartla; üç şeyden uzak duracaksın…
“Yalan söylemeyecek…”
“Kulun işine karışmayacak…”
“Allah’ın işine karışmayacaksın …” .
Derviş, yönelir o istikamete.
Dağı aşar, şehre ulaşır.
Lokantaya gider karnını doyurur, para almazlar, “Elhamdülillah” der ağzını siler.
“Eyvallah…” der ayrılır.
Berbere gider tıraşını olur, kalkar para alınmaz el sıkışır,
“Eyvallah” der ayrılır…
Hamama gider aynı, fırına gider aynı, kasaba, manava her nereye gitse ihtiyacını görür hep bedava…
”Eyvallah…”
“Eyvallah…”
Hiçbir esnafa borcu yok.
Kervanlardan cariye dökülür.
Birini beğenir alır. Yurt yuva edinir.
Yaşadıklarına inanamaz.
Gerçekten de tam bir “eyvallah şehri…”
Çobana minnettar kalır.
Derken bir gün yolda bir nine ve yanında bir de kıza rastlar.
Nine peçeli çarşaflı, kız ise tam tersine açık mı açık… Kendi kendine mırıldanır;
“Olacak şey mi? Kapanması gereken açık, açılması gereken kapalı…”
Anında şehir zabıtası enseler.
“Gel bakalım. Kulun işine karıştın…”
Kırk değnek vurulur…
“Nedir bu başıma gelen” diye Allah’a yakınmaya yeltenir ki;
“Gel bakalım Allah’ın işine karıştın”…
Kırk kırbaç daha…
Keyfi iyice kaçar, eve kapanır.
Hanımı tembihler;
“Sorana evde yok deyiver” Bu kez de;
“Gel bakalım yalan söyledin…”
Sonuçta “Eyvallah şehrinden” kovulur.
Bu rüya da, böylece son bulur.
Kendine geldiğinde maşrapa elinde dervişin, abdest suyunu dökmektedir. Yaptığı hatayı anlar. Daha da şeyhinin işine karışmaz.

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

HELÂL VE MELÂL

Ruhâniyetine selâm olsun, Şeyh Ahmed Sûzî’ye göre, âlemin başlangıcı ve âdem oğlunun kökü kötmeği kaynağı aşktır! Her şey ve herkes bi şekilde yaşar, varlığın mayasında olan bu ezelî ve ebedî aşkı! Ben bende gizli bir hazineydim, tanınmayı sevdim ve halkı yarattım sözü bunun kanıtı. Hadis-i kudsîdir bu söz. Yaratıcı kudret muhabbet!

Bezmiâlem Vâlide  Sultanca bir söyleyişle: Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl / Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl! sözünün özüne özen göstermek aşkın şevkin, zevk idrâki ve Muhammedî neş’enin edeb ve iffetidir!

Kendisi de bizâtiye mücessem şiir ve şuur olan ahretlik hûrilıyne: Helâlim, helâlim ben bu aşka helâlim /  Hasret-i kurbettir benim melâlim! diyebilme mecâli bile bu edeb ve iffetle beslenirse gürleşir, gürbüzleşir, çiçek açar meyve verir!

Allah’ın sevib de yarattığı her şeyin ve herkesin içinin içinde böyle kutsal bir doğum sancısı, böyle bir doğum “san”ca ve “kan”cası var mı var! Hiç kimse yok diyemez buna! Var! Tekvar’ın yokvarlar harmanlarına saldığı sanca ve kancalar bunlar! Metefor görüntüsü veren bu âlemlerde, bizim astronom kızın, Cankızın söylemiyle, her şey ve herkes birbirine şiir ve şuur; herkes birbirine şık ve şok! Kimsenin kimseye diyeceği yok! Kimsenin kimseye hava atma hakkı yok! Herkesin herkese diyeceği çok! Kuru lafa kafa da tok kalb de tok karın da tok! Kuru ve boş lâfın hiç kimseye hiç bi faydası yok!

Bir derviş bir ermişe şekvâ bandında ıkınıp sıkınarak şöyle şöyle dertlerim var efendim! diye mızıldananınca, takva bandında seyreden kavî ermiş, zaif dervişe şöyle söylemiş: Senin bir şeyin yok evlâdım! Eyvallahın tükenmiş o kader! Çâresâz olmamı istersen ger eger? Ne der Habîbullah Hazretleri ne der: Men âmene bil kader, emine minel keder! Eyvallahın bol olsun! Eyvallah! Elhamdülillah! Estağfirullah!.. virdin olsun!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

6 Haziran 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

TAŞLANMA ÂNINDA TAÇLANMA

Rivâyet odur ki, Hallac taşlanırken taçlanıyormuş gibi gülüyordu. Ne zaman ki Şiblî bir gül attı, bu gülüş soldu; âhu figan ü feryâd başladı!

İnfaz ekibinden biri hayret ve gayret içinde:

– Sorun nedir Hallac? Zorun ne? Az önce sanki bir şenlik vardı, kıkır kıkır gülüyordun! Şimdi ne oldu da hüngür hüngür ağlarcasına âh ü figân ediyorsun? Bu ne hal? diye sordu.

Elleri kesilmiş kollarıyla başını kanla mesh ederek şunu söyledi Hallac, o an ve şanda:

– Önceki taşlar taç gibi geliyordu başıma! Onlar acı vermedi bana! Câhil bîgâne dîvâne taşlarıyla onlar! Bizi ezmez üzmez, üzemez öldüremez bîgâne taşı bizi! Gâfilin taşı taç gibi gelir, gül gibi gelir bize! Ârifin gülü gülle gibi gelir ve çooook incitir çok! Budur sizin anlam veremediğiniz şok!

Gülü gülle olan Şiblî benim gönül dostumdur! Sevdiceğimdir, saydıcağımdır! Sağdıcımdır, sancağımdır! Bülbülü ağlatan da gül değil midir? Sen işine bak, çişini tutma! Sancağın ruzigârıdır acımı tetikleyen benim!

Gönül ki Arş-ı Rahmândır, sevdiceğinden incinir!

Kişi sevdiğinden incinir; dişi sevdiğinden incinir!

Câhilin attığı taş, tâc olur başa!

Ârifin attığı gül, gülle olur incitir!

Ne sen sensin, ne ben benim, işin aslı O!

Yokvar’ın Tekvar’a bir borcu vardı, onun ödemesi bu!

Zorum da yooook, sorum da yok, işine bak sen!

Biz dağıttık, onlar toplasın!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

3 Haziran 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

HİÇ KİMSEYE YAVUZLUK SANMA

İmam Cafer’in çok derin bir sözü var! Her sözü çok derin de, bu sözü çooook daha bir derin ve berîn! İbrahim Hakkı Konyalı Kütübhânesinde 579 numarada kayıtlı yazma nüshadaki söz, özgün ifâdesiyle aynıyla şöyledir:

Allahu Teâlâ Hazretlerinin verdiğine kanaat edesin ve bu işte gâfil olma, tedbîr ile işle ve hiç kimseye yavuzluk sanma! Eger sanursan gerü sana gelir! (V.10 ab)

Hiç kimseye yavuzluk sanma! Kendini iyi başkasını kötü sanma! İçinde hiç kimseye karşı kötü zan barındırma! Kendini iyi başkasını kötü sanırsan, o sandığın şey geri gelir sana döner!

Harputlu Kemâl Efendi: Hiç kimseye karşı içinizden kötü bir şey geçirmeyin! İçinizden geçen şey ânında olur oluşur; döner dolaşır size de bulaşır, sizi de bozar çözer, çerçöp eder! Yürekler acısıdır, bu boz bulanık bozuk kötü zanlarla herkes birbirinin önünü kesiyor ve sıkboğaz ediyor! Aman ha aman, içinizden hiç kimse hakkında böyle berbat bir düşünce geçirmeyin! Bu kabil kirli zanlarla kendi önünüzü kendiniz kesersiniz, derdi.

Sen sana ne sanursan, ayruğa da ânı san / Dört kitabın mânâsı budur eger var ise! Kendin için ne düşünüyorsan, başkaları için de onu düşün! Dört kitabın özü özeti bu! diyen Yûnus, yüzyıllardır bu som gerçekliği haykırıyor!

Hakîm Bilge Süleyman Ata da bu bağlamda hep olumlu ve ılımlı tavrı ön plana çıkarıyor. Herkes adına kendi şahsında şunu söylüyor Hazret:

Eller yahşi men yaman / Eller buğda men saman! Herkes iyi ben kötü / Herkes buğday ben saman! söylemi çooook zarif, çok sâde, çok nahif bir bilgelik tavrıdır!

Hak Erenlerin hemen hemen cümlesi bu bağlamda böyle der, böyle eder zîra; beşeri planda her türlü özellik ve güzelliğin kaynağı olan Habîb-i Hüdâ bu temada şunu söyler:

Taşa bile hüsn-i zan etsen faydasını görürsün! Hüsn-i zan, güzel sanı ibâdettir! Olumlu beklenti ibâdettir! Hiç kimse hakkında kalbden kötü bir şey geçirmemek, gönülde ğış – hinlik hâinlik kin ve nefret-  barındırmamak benim sünnetimdir! Benim sünnetimi ihyâ eden, benimle birlikte olur!

Livâyı hamd sancağının hamd ü senâ senfonisi bu! Gönül ve zihin berraklığı bağlamında çooook özel, çok güzel, çok nahif bir işâret ve beşâret bu!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

2 Haziran 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

ALİ TAHİR BERRAKLIĞI

Bizim Ersin Âmin, hafif esintili ve çisentili bir günde, Tepeören’deki bahçesinde bakım yaparken, henüz anaokulunda öğrenci olan kuzucağazı Ali Tahir Karaca:

– Uvvvv! Niye böyle esintili çisentili ortalık! diye nazlanıp mazlanınca, baba Ersin Âmin:

– Kime bu soru Ali Tahir?

– Neh?

– Kime sordun ya da soruyorsun bunu sen? Bana mı?

Ali Tahir:

– Ha-yır!

Ersin Âmin:

– E peki kime sordun öyleyse?

Anadan – Cankız’dan doğma- körpe velî Ali Tahir, çocuksu bir velâyet berraklığı içerisinde:

– Al-la-haaaa! diye cevap vermiş, esintiyi koklayarak!

Ersin Âmin:

– Peki Allah ne dedi sana? Cevab verdi mi?

Ali Tahir, esintiyi bir kez daha içine çekerek:

– Vermez olur mu? Verdi tabi!

– Ne dedi, nasıl cevap verdi peki?

Ali Tahir’de zuhûr eden cevab çok harika ve bârika bir cevab!

– Dedi ki, esinti ve çisenti olmazsa bitkiler uyanmaz! O zaman da çiçek açmaz, yaprak canlanmaz, meyve sebze avar bularmaz! dedi.

Azîm Allah doğru söyledi! Bu zuhûr hâleti içerisinde, Ali Tahir’den zuhûr eden bu harika ahval bahçesinde çooook safâlanmış bizim Ersin Âmin, anne Cankız ve anneanne Anabacı tabii elbette!

Safâları artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin, çocuk sâfiyetinin ulaşılmaz velâyet berraklığı bu işte!

Hem kavlî, hem fiilî, hem kalbî içsel dua bu işte! Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

1 Haziran 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

EN MAKBUL EN ETKİLİ DUA

Bildik anlamda üç türlü dua vardır: Kavlî (sözel); fiilî (eylemsel); kalbî (gönülsel) dua.

Kavlî dua, Kur’an-ı Kerim’de ve hadîs-i şerîflerde geçen dualardır. Sözgelimi, fâtiha sûresi, felâk nâs sûreleri, salli bârik salavâtları ve rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve filâhireti haseneten ve kınâ azâbennar! niyazı bu kabilden kavlî dualardır.

Fiilî dua, Allah’ın sıfatı olan hayatın berrak yaşanması için herkesi memnun edecek hayırlı uğurlu işler yapmak. Yapabildiğin kadar hayır hasenat yapmak. İmkanlar ölçüsünde herkese ve her şeye iyi davranmak.

Kalbî dua, çok özge bir dua. Duyguları, düşünceleri ve davranışları arıtarak, cümle yaradılmışa bir göz ile bakabilme bilgeliği için çalışıp çabalamak. Hiç kimse ve hiç bir şey hakkında kalbde hinlik taşımamak. Kalbde olumsuz duygu barındırmamak.

Kavlî, fiilî ve kalbî olarak en makbul ve en etkili dua, insanın içinden geldiği gibi ettiği temiz ve berrak niyazdır.

Enes b. Mâlik’in Hazretlerinin rivâyetine göre, Efendimiz Aleyhisselâm bir sıkıntı ânında şöyle dua ederdi: Ey hayat sahibi, ey her şeyi ayakta ve hayatta tutan Rabbim, senin rahmetinden meded isterim!

Ümmü Seleme vâlidemizin rivâyetine göre, musîbet ânında edilecek dua şudur:

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râcîûn! Biz hepimiz Allah içiniz ve hepimiz O’na dönüğüz dönücüyüz! Allah’ım başıma gelen bu musîbetin mükâfatını senden bekliyorum. Bu musîbet karşılığında beni mükâfatlandır! Ona karşılık olarak bana daha hayırlı olanı ihsan et!

Aynı konuda Gönenli Mehmed Efendi Hocamızın tavsiyesi şöyledir:

Borç için sıkıştığınızda: Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed! salavât-ı şerîfini çok okuyun!

Dualarınıza besmele ve salavat ile başlayın, fâtiha sûresini okuyun, duanızı edin, bitiminde tekrar salavât getirin!

Fî emânillah, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

31 Mayıs 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

NECCARZÂDE ŞEYH MUSTAFA RIZA NA’Tİ

Benim hayatın bu yakasına gelişimden iki yüz sene önce, hayatın öte yakasına göç eden Neccarzâde Şeyh Mustafa Rızaeddin Efendi’nin âşık redifli bir na’tine rastladım bizim “Hasbahçe”de. Allah’ın sevip de yarattığı her şeyi ve herkesi seven bir insan olarak bu aşkı sizlerle paylaşmak istiyorum!

Beşiktaş Sinanpaşa Câmii’nin bitişiğindeki türbesinde âsûde olan Şeyh Mustafa Rızaeddin Efendi, rûhâniyetine selâm olsun, 1746’larda Hakka yürümüş. Burada bir tekkesi varmış vaktiyle hazretin.

Bu dergâhta gönül uyandırdığı yıllarda: İlâhi, gonca-i maksûdu handân eyleyen sensin / Gönül morğun seherler zâr ü giryân eyleyen sensin / Vücûda gelmeden bezm-i sivâda sagar ü sahbâ / Beni meyhâne-i  fıtratda sekvân eyleyen sensin!

Allah’ım! Gönül goncasını gülümseten sensin! Gönül bülbülünü seherlerde ağlatıp çağlatan sensin! Ete kemiğe bürünüp de dünyaya gelmeden çoook önce; beni fıtrat meyhânesinde sarhoş eden de sensin! diye esip savuran Neccarzâde şöyle bir ikramda bulunuyor herkese:

Muhtefîdir ayb ü noksan içre sırr-ı mağfiret / Perde-i bâtında zâhir oldu Settâr’ül uyûb!

Bağışlama gizemi, ayıp ve noksan içinde gizlidir! Ayıbları örtenlik, görünmeyen perdede, açık seçik ortaya çıktı!

Bu bir bayram ikrâmı olsa gerek Hazretin! Bayram ikrâmı, bayram ikrâmı, hiç şüpheniz olmasın!

Güzel Allah’ın sevib de yarattığı sizlerle paylaşmak istediğim âşık redifli na’ti herkes, kendi gönül cennetinde kendisi zevk etsin!

Lebin vasfında Sultânım! dehan âşık, zeban âşık!

Sana ey mihr-i tâbânım! zemin âşık, zaman âşık!

 

Vücûd u âleme bâis vücudun olduğu zâhir,

Minel’evvel ilel’âhir sana kevn ü mekân âşık!

 

Eğer mahfî eğer peydâ, eğer âkil eğer şeydâ,

Senin şevkin ile cânâ! nihân âşık, ayân âşık!

 

Usul-ü sofiyan ile budur âyin-i etvârı,

Döner çarh-ı tahayyürde, eder devr-i revan âşık!

 

Gören âşık cemâl-i bâkemâlin, görmiyen âşık,

O gül ruhsâra, billâhi, Hudavend-i cihân âşık!

 

Eyâ sultân-ı mahbûbân! buyur, erbâb-ı aşk içre,

Desinler İbn-i Neccar’a budur ibn-i fülân âşık!

 

Bu bir yazınsal senfonidir, senfoninin çevirisi olmaz; ancak, genel temanın açılımı açısından şöyle bir özet verilebilir! Hitab, Habîbullah Hazretlerinedir! Kısaca şöyle söyleniyor denilebilir; ama aynı tadı, aynı zevki, aynı şevki vermez, veremez!

Eyyyy herrr şeyleri aydınlatan parlak güneşim! Zaman zemin, dil dudak ağız her şey sana âşık!

Evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorlarında dönüp dolaşan her şeyin varlığına sebeb sensin! Evvel âhir kevn ü mekân sana âşık!

Senin şavkın ve tavkınla dönüp ağan, yürüyen devrân hep sana âşık!

Cemâl ve kemâlini gören görmeyen her şey ve herkes sana âşık! O gül yüzüne yemin olsun ki billâhi, cihânın sahibi / Hudâvend sana âşık!

Eyyyy Sevilenlerin Sultânı! Aşk erbâbı içinde bize de buyur ve duyur ki, filân oğlu filân âşık budur desinler Neccaroğluna!

* *  *

Deliye her gün, veliye her an bayramdır derler!

Her anınız bayram olsun erenler!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

28 Mayıs 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

NOKTA VE NÜKTE

Sözün de sazın da ilk muhatabı insanın bizâtihi kendisidir!

Nokta, ünlem veya soru işâreti, insanın kendisellik dâiresinin esinti merkezidir!

İnsan aslında hep kendini söyler, kendine söyler, kendini sever sayar ya da kendine söver sıvar!

Nokta, nükte ve tema, insanın kendiselliğinin bilinç altı ya da bilinç üstü katmanlarında oluşan kendi resmidir!

Seven kendini sever, söven kendine söver! Kime ne bundan? Niye alınır alınan?

Alınmak gizli bir itiraftır! Aynı şeyin kendinde de olduğunu anlamak ya da anlar gibi olmaktır!

Seni öfkelendiren, ten beden kimyanı bozan çözen, gönlünü ve zihnini bulandıran şey sende yoksa, niye allak bullak oluyorsun ki?

Arıza arızayı tetikler! Arızanın çekirdeği etkilenmektir! Arızadan âzâde olmak için,  kaderin yorumsuz kavranmaz akışı içinde olup biten şeylerden olumlu veya olumsuz yan ve yönde etkilenmekten arınmayı kaçınılmaz kılar! Doğanın doğası -tabiatın tabiatı- bu!

“Arınan iflah eder” deniyor âyette: Kad efleha men tezekkâ! Ve zekerasme rabbihi fe sallâ! Arınan ve rabbini “an”layarak O’na uyumlu olabilen iflah eder! (87/14,15)

Al sana A’lâ bir sûre! Bu sûrenin açılım süreci içerisinde, sonlunun içinde sonsuzu riske etme iflâsından arın, her şeyi yerli yerince yapan çatan rabbinle uyumlu yaşa ve iflâh et! Âyetin bana dönük yüzü bu! Sana dönük yüzüne de sen bak!

Senin üstüne vazife olmayan şey sana vâcib değildir! Ve mâ aleyke ellâ yezekkâ! (80/7)

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

24 Mayıs 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com