GÜNDÜZ EFENDİ -6 ASABÎ EVLİYÂ

Dedem rahmetli asabî bir insandı! Kızıp köpürdüğü zaman: Kâfir diye bağırırdı!
Her zaman olduğu gibi o zamanlar da, kendi asabîliğim de dâhil asabîliğe karşı tepkili olduğum için; halim selim mülâyim bir insan olan babacağazım rahmetliye: Dedeme evliyâ diyorlar! Sinirli insandan evliyâ olur mu baba? diye sordum.
Babam rahmetli, yumuşak gevrek bir sesle: Muhiddin-i Arabî Hazretleri, olur diyor oğlum! diye cevab verdi.
İşte tam o günlerdeydi galiba, harmanlarda harman yerlerinde oynaşırken, teyzemin Muammer geldi: Veli Veli, dedem gelmiş duydun mu? dedi.
Ben dedeme tepkiliyim ya! Dedesinin bilmem nesine filân gibi ıpır zıpır bir şeyler söyledim.
Bizim teyzeoğlu Muammer, benden ayrıldıktan sonra, aynı gün gitmiş, dedeme söylemiş bunu! Veli sana şöyle şöyle, böyle böyle söğdü, demiş.
Dedem rahmetli ona ne demiş biliyor musunuz? Oğlum demiş, hadi Veli bana söğmüş, Sen neye getirip bana söğledin bunu? Senin yaptığın müzevirlik, onun söğmesinden daha kötü oğlum! demiş, paylamış onu!
Ertesi/yarıntası günü dedeme hoşgeldine gittiğim zaman Gocanam rahmetli anlattı bunu bana: Dedene ne diii söğdün hay guzuuum! Muammer geldi müzevirledi! Senden çok ona gızdı, diye anlattı.
Gocanamın elini öptüm, dedemin odasına geçtim: Hoş geldin dedeee! dedim. Hoş bulduk, hoş gördük, sen de hoş geldin oğlum! dedi, gülümsedi! Azarlamadı beni.
Celâl cemâl ve kemâl kavramlarına değil kelimelerine bile âşinâ olmadığım çocukluk dönemlerime âit bir hatıra bu.

İCTİHAD VE İSTİNBAD TAVRI
Dedem rahmetli, Allah’ın sıfatı olan hayatın sosyal siyasal ve ekonomik akışı içerisinde, mezheb ve meşreb ayrıntılarını aşıp taşarak; fetvâyı da takvâyı da hep asrısaadetten alır verirdi! İstinbat ederdi.
Kitabdan ve sünnetten alış veriş ederken icma-i ümmet ve kıyâs-ı fukahayı red mi ederdi? Hayır, öyle bir tavrı yoktu ama, Kitab ve Sünnet merkezli çalışırdı genelde hep! Havzada oyalanmaz kaynağa koşardı!
Kaynaktan alış veriş istinbat! Derdin ve dermânın derûnuna, derinlere inip çıkma ve sonuç çıkarma tavrı bu! Dört kapı hukuku dediğimiz, şeriat tarikat, hakikat mârifet bağlarında yer alan gönül rivâyetleri kavramı da bu bağlamda bir ilim irfan tavrıdır! Herkes bunu göze alamadığı için zorlanıyor ümmet! Medet yâ Rab, medet!

Mustafa Özdamar
18 Haziran 2021
www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL
www.kirkkandil.com

GÜNDÜZ EFENDİ -5 DEDESİNİ İRŞAD EDEN KIZ TORUN

Dedem rahmetli yaşlılık dönemlerinde namazlarını hep oturarak kılardı.
Dîzemin / teyzemin Fatma’nın çocuksu dikkatine takılmış bu. Hiç kimsede görmediği bir namaz kılma biçimi ya!.. Fatma o zamanlar beş altı yaşlarında filan. Dedem de o anda namazda.
Dedem namazı bitirip tesbihâtını çektikten sonra, elini yüzüne çalınca, Fatma:
– Dedeeee, demiş, çocuksu merakla. Dedem de:
– E guzum, e gızım! diye şefkat ve muhabbetle torununu bağrına basınca, Fatma, fısıltı tonunda:
– Namazı herkes ayakta kılıyor, sen ne diiii oturduğun yerde kılıyon? diye sormuş.
Dedem de onu öpüp kucaklayarak:
– Ben yaşlıyım, yorgunum, ayakta fazla duramıyorum guzum! deyince; Fatma, sesinin tonunu bir tık yükselterek, masum masum gözlerinin içine içine bakarak:
– Çarşıda bazarda elinde kapaklı sepetle hoydur hoydur dolaşırken hiç yorulman hoynuuuu! diye sorgulayınca, dedem rahmetli o kadar safâlanmış ki, pencereyi açarak:
– Gonşulaaaar gonşular (komşular komşular)! Güccük torunum beni nasıl irşad ediyor gelin bakın! diye keyfini kaymaklandırmış.
Hem akrabası hem komşusu olan rahmetli Nazmi Çelik âbi anlatmıştı bunu bize vaktiyle.

Mustafa Özdamar
17 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL
www.kirkkandil.com

GÜNDÜZ EFENDİ -4- RAST MIRILTILAR

Son yıllarında manzum sözler faslına dalan dedem rahmetlinin zaman zaman çok tatlı uğultuları olurdu. Güftesi de bestesi de kendine âit, mahrem muhtevâ uğultuları bunlar. Şiirsel ve şuursal dalgalanmalar! En çok hatırımda kalanlardan biri şöyleydi:

Nelerden meydâna gelmiş / Denî dünyâya sorsan!

Geçerim der küheylânı / Şimender-i hāva sorsan!

Denî dünyâya sorsan, neler söyleeeer neler / Eşekbaşına sorsan küheylanı geçerim der!

Dedem rahmetlinin bu rast uğultuları, çooook derin mesajlar taşıyor tabii! Kendi havasında civasında hallenenlere göndermeler bunlar! Gaflette gezinenlere ironi!

Dörtlükleri kendi özgün beste tavrıyla mırıldandıktan sonra:

Oğlum, derdi, bir mecliste senden bilgilisi, senden beceriklisi yoksa, orada kızgın boğalar gibi bir deşen at, bir de böğürüver gitsin!… Câhile câhillik cazgırlığı yapma fırsatı verme!…

Ama bir mecliste senden bilgilisi, senden beceriklisi varsa, orada, ibiğini bük, ağzını topla ve dinle!.. Zevzeklikle zaman öldürme, herkesten bir hüner kapmaya bak!…”

Herkesten alabileceğin bir şey mutlaka vardır!

 

MÂNÎDAR MÂNİLER

Bizim köyün doğusunda Koru, güneyde Uyusuyu, batısında Ayandede dağları vardır. Kuzey tarafı tarla tapan ova. Bizi dörtte üç dağlı, dörtte bir ovalı gösteren coğrafi manzara bu.

Bu atmosfer içinde, gâfillere uyarı davulu kabilinden şu mânîdar mânileri de söylerdi bazan!

Uyusuyu Ayandede / Nere gitti ebe dede / Bir gün gidersin kümbete / Gâfil olma, gâfil olma!

Celâli kabarınca uyarının tonu yükselirdi:

Ey Elmasun Elmasun / Hırsızların onmasın/ Çaldıkları mallarla / Karınları doymasın!

Bu dua kabule medar oldu, karınları doymadı! Hakîm Allah, bu hırsız ve uğursuzların pek çoğunu hırlı ve uğurlularla beraber Avrupa’ya yolladı!

Kafaları, kalbleri, karınları ve kasıkları oralarda doydu mu bilemem! İnsan özünde açsa, gözü ne kadar tok gözükürse gözüksün, yine de hep aç kalır, doyamaz, neûzübillâh!

Mustafa Özdamar

14 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

GÜNDÜZ EFENDİ -3- DUYGU VE GÖRGÜ MİRASI

Çocukluk dönemimle ilgili en erken hatıram, imam babamın seher vakitlerinde, gaz lambası ışığında, hafif mırıltı hâlinde okuduğu Kur’an sesleridir.

Yedi kardeşiz biz! Birimiz hariç hepimiz tek odalı bir evde dünyaya geldiğimiz ve hepimiz de aynı odada yatıp kalktığımız halde, anamla babamın karıkoca mahremiyetiyle ilgili tek falso hatırlamıyorum.

İkinci hatıram, zaman zaman yanlarında kaldığım anamdan dedemle gocanamın (koca anamın, ninemin) namazlardan sonraki duâ ve tesbîhâtlarıdır.

 

TESBÎHAT SERENATLARI

Dört kapı hukukunda çok muhkem bir ālimdi rahmetli dedem. Şeriat tarîkat, hakîkat mârifet bağlarında ferîd’ud dehr/devrinin biriciklerinden bir ārifti ammaaaa, anlayan anladı, anlamayan anlamadı! Onun namazlardan sonraki tesbîhatlarda büründüğü rast ridâ, hâlâ sarar bürür gönlümü!

Sübhânallaaah Sübhânallaah Sübhânallah!..

Elhamdülillâââh Elhamdülillââh Elhamdülillâh!..

Allahuekber Allaahuekber Allaaahuekber! tesbîhatı, hâlâ ders verir bana!

Allahummec’alnâmin’et tevvâbiiin, Allahummec’alnâ min’et tevvâbiin, Allahummec’alnâ min’et tevvâbin!

Allahım bizi yanlıştan doğruya dönen, sana yönelenlerden eyle!

Allahummec’alnâ min’el mutadahhiriiin, Allahummec’alnâ min’el mutadahhiriin, Allahummec’alnâ min’el mutadahhirin!

Allahım bizi aklanıp paklanıp tertemiz olanlardan eyle!

Allahummec’alnâ min’el mukarrabiiin, Allahummec’alnâ min’el mukarrabiin, Allahummec’alnâ min’el mukarrabin!

Allahım bizi yakîne erdirdiklerinden eyle!

niyazları, hâlâ, âmiin, âmiin, yâ Muîn! dedirtir bana!

Namaz niyâz ve tesbîhat nasıl olur onda gördüm ben!

Namazın niyâzın ve tesbîhatın tadını ve kıvâmını onda yaşadım ben!

 

Anamdan dedem Hacı Tâhir (Gündüz) Efendi, bizim oraların dışında meşhur değildi ama, ilmî derinliği olan büyük bir ālimdi. Dünün ve günün meselelerini havzanın bulantılarında boğmadığı, ana kaynaktaki kolaylıkları ortaya çıkararak hemen hemen her şeye kolay bir çözüm yolu bulduğu için, ruhsata (kolay çözümlemelere) muhālif olanlar ona: Kolaycı Hoca! derlerdi.

Dedem rahmetli, Osmanlı’nın son dönemlerinde Konya’da tahsil yapmış. Meşhur Müfessir, Hâdimli Çelikzâde Mehmed Vehbi Efendi’den icâzet almış.

O tarihlerde Gocanamla nişanlandıktan sonra Mısır’a gitmiş Gocanam rahmetli, daha üst bir tahsil veya ihtisas için Mısır’a giden nişanlısının yolunu beklemiş yedi sene…

Bu gecikme uzun sürünce, aile büyükleri;

Nişanı bozalım! demişler.

Gocanam rahmetli;

Hayır, bekleyeceğim! demiş ve beklemiş.

Bu Mısır yolculuğunu ve Kahire’de, Cami’ul Ezher’de (Ezher Üniversitesinde) geçen yıllarını şöyle anlatırdı dedem:

İstanbul’dan mehtablı bir gecede Mısır’a gidecek olan gemiye bindiğim zaman, Arapçayı ana dilimden daha iyi biliyordum ben ama, bir dili kendi ana yurdunda tahsil etmek daha başka bir şeydi.

Ben Kahire’ye vardığım zaman, Abbas Halim Paşa Mısır Hıdıviydi. Hıdiv’in sarayında imamlık yaptığım için tahsil hayatım çok rahat geçti, her yönden bolluk içinde yaşadım.

Hiç ara vermeden yedi sene de orada tahsil yaptıktan sonra memlekete döndüğüm zaman, örtmeye oturdum, Şeyhul Ekber Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin Fütühât-ı Mekkiye’sini açtım, bir okudum, çok iyi Arabça bilmeme rağmen hiç bir şey anlayamadım!”

Bunları anlattıktan sonra şunları söylerdi dedem rahmetli:

İlim basamak basamaktır oğlum!

Bu basamakların usûlüne uygun şekilde çıkılması lâzımdır. Bu usûle riâyet etmeyenler, eksik ve aksak kalırlar. Daha birinci basamağı bile halletmeden üçüncü ve beşinci basamakta horozlanmaya kalkışanlar, hem kendilerini, hem de etraflarını yalanda ve yanlışta boğarlar.”

Dedemin söylediklerine aynen katılıyorum. Sözgelimi böyle yarım yamalak insanlar, insanları dine îmana, ahlak ve fazîlete mi çağıracaklar? Bilgi, görgü ve tavır yanlışları içerisinde çağırırken bile kovarlar!..

Nitekim ve maalesef öyle olmuştur. Bu yarım yamalaklık zaafını kuvvet zanneden bu şaşkın insanlar, hem kendilerini hem çevrelerini şarlatanlıkda boğmuşlardır.

Dedem insanları ayrıntıda boğmazdı. Babam da boğmadı. Onların hali ve kâli bizi hâlâ beslemeye devam ediyor. Hakir fakir benceğaz da hiç kimseyi ve hiç bir şeyi ayrıntıda boğmamaya gayret ediyorum.

Mustafa Özdamar

12 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

GÜNDÜZ EFENDİ -2- VELİ MUSTAFA

Elmasun İlkokulunun kayıt defterindeki adım Veli Özdamar’dır. Şöyle bir hikâyesi var bunun. Babam, ismimi nüfusa Mustafa diye yazdırdıktan sonra, o tarihlerde Çumra’da ikāmet eden, Çumra Merkez Vâizi, anadan dedem Hacı Tâhir (Gündüz) Efendi köye gelince:

Adını koydunuz mu? diye sormuş. Dedemden çekinmişler;

Koymadık! demişler. Dedem de;

Veli olsun! demiş dua etmiş. İşte o günden ve o andan itibaren hakir fakir bencağazın adı Veli olmuş ve zamanın akışı içerisinde asıl adımın Mustafa olduğu anam babam tarafından bile unutulduğu gibi, bu durum İlkokula kaydımı yapan öğretmenin de dikkatinden kaçmış. İlkokul öğretmenim Mete Sındır, nüfus kağıdıma bakmadan babamın beyanına dayanarak kaydettiği için Veli diye yazmış geçmiş. Sonra, İlkokuldan mezun olduğumuz yıllardaki öğretmenimiz Kâmil Eser de, yine nüfus kağıdına bakmadan işlem yaptığı için, İlkokul diplomasına o da Veli yazmış geçmiş.

Herkesin, hepimizin atladığı bu durum orta öğrenim için gerekli olan işlemlere başladığımız günlerde ortaya çıktı ve diplomadaki Veli’nin üstüne bir çizgi çekilerek Mustafa olarak düzeltildi.

Çocukluk yıllarımda:

Veli veli velledi!

Kedi bokunu elledi!

Damdan düştü ölmedi!..

diye bir tekerleme söylenirdi bana dâima.

O yıllarda buruk buruk, buruşuk buruşuk gülüp geçtiğim bu tekerleme, kendimce velâyete koştuğum sonraki yıllarımda beni çok derinden etkilemiştir.

Gerçekten de velledim ben! Yaşadım ben vellemeyi yani.

Hakir fakir bencağaz, kendimce velâyete koştuğum yıllarda, usta bir dalgıcın, kâmil ve mükemmil mürşidin eğitim ve öğretimi ile, onun denetim ve gözetimi altında dalınması gereken deryalara, başıboş gezen şaşkın ördek misâli hep yalnız ve tersinden daldığım için, o kadar çok velledim ve o kadar çok vurgun yedim ki, eh artık ama, muammâ devam ediyor.

Beni âdeta rehin alan bu tekerlemenin özündeki göndermeye göre:

Veli, velledi. Kendince yaptığı gönül koşularıyla velâyetin sınırına, eşiğine geldi, fakat; bireysel bağımsızlık budalalığı yüzünden hata üstüne hata yaptığı için, keleklik etti, kendi kendinin oyununa geldi ve kedi bokunu elledi.

Ke(n)di bokunu elledi diyebiliriz buna. Kendi etti, kendi buldu!

“Kendim ettim, kendim buldum,

Gül gibi sararıp soldum;

Eyvaaaaah, eyvaaaah, eyvaaah!” havalarında, nefsin tenezzül mertebelerinde sersem seme sendelerken, damdan düştü, ama, çok şükür, hamd olsun ki ölmedi! Kendi bokunu ellemeyen var mı?

Hiç kimse lutfen yanlış anlam çıkarmasın; eksik ve aksak yorumlarla ne kendini, ne bizi yormasın, kendime pâye filan çıkarıyor değilim. Tam aksine, hakir fakir bencağaz gibi ham keleklik edip bireysel bağımsızlık budalalığında yorulan dostlara tahlil konusu olsun diye, bir bakıma kendi aleyhime tanıklık ediyorum ki, kişinin kendi aleyhine tanıklık etmesi doğru değildir.

Böylesi durumlarda en isâbetli davranış, halkıyyetin kaçınılmaz mahviyyeti içerisinde Hakkıyyetin yâ Settâr kapısına iltica etmektir.

Halkıyyetin uzantısı olan hatalarını sayıp dökerek kendi aleyhine şâhitlik etme!

Kul olmanın kaçınılmaz vâdîlerinde yanlışa düşen kardeşlerinin aleyhinde gitme!

Sen elinden geldiğince kavî olmaya çalış çabala!

Eğer gevşer ve düşersen, her şeye rağmen yine de kötü zan gütme!

Hatasız kul olmaz.

Velâyet, Hakk dostluğu. Velâyete koşmak, Hakk dostluğuna koşmaktır. Kim Hakk dostluğuna koşmuyor ki?

Bilerek veya bilmeyerek Hakk’a koşarken kim düşmüyor ki?

Düşmez kalkmaz bir Allah!

Yâ Gafûr, yâ Ğaffar!

Yâ Şekûr, yâ Settâr!

şânının şenliği için oluyor bunlar.

Hatasızlıktan söz etmek kadar büyük hata olamaz!..

Mustafa Özdamar

11 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

 

GÜNDÜZ EFENDİ

Ulemâyı râsîhundan –ilimlerde derinleşenlerden- olan Hacı Tâhir Gündüz (1887 – 1964) Efendi, Bozkır’ın Dinek Nâhiyesine bağlı Elmasun Köyünde dünyaya geldi. 1305 Hicrî 1887 Milâdî.

Anası Fatıma; babası Veli.

Köyündeki hazırlık dönemi eğitiminden sonra, Konya’da Hâdimli Müderris Çelikzâde Mehmed Vehbî (1861-1949) Efendi’nin başında bulunduğu Ali Gâv/Mahmûdiye Medresesinde yüksek tahsil yaptı.

Ulemâdan Çelik Hüseyin Efendi’nin oğlu olan, sonradan Çelik soyadını alan Mehmed Vehbî Efendi, ilimde irfanda derinlikli, açık fikirli berrak bir insandı. Bu fasılda ayrıntı arzu edenler, Caner Arabacı’nın “Konya Medreseleri”ne bakabilirler.

Velîzâde Tâhir (Gündüz) Efendi, Çelikzâde Mehmed Vehbî (Çelik) Efendi’den icâzet (diploma) aldıktan sonra köyünde Elmasun’da, Veli Hafız’ın kızı Âmine/Emine ile nişanlandı, Mısır’a gitti.

Abbas Halim Paşa’nın Mısır Hıdivi olduğu tarihlerde, Ezher’de, bugünkü anlamda akademik eğitim ve öğretim veren Ezher Üniversitesinde, kendi sınıfında talebelik, alt sınıflarda hocalık yaptı. Arabcayı çok iyi bilmekliğinin yanısıra savtı ve kıraatı çok tatlı olduğu için, Hıdiv (Vâli) Paşanın sarayına başimam olarak atandı.

Ezher Şeyhi, bugünkü anlamda dekan veya rektör Şeyh Bâhid, Şeyh Muhammed Bâhid el Mutiî/Matiî (1854-1935), Şeyhulekber Muhyiddin-i Arabî meşrebinde rüsûh sâhibi bir ilim bilim insanıydı.

Velizâde Tâhir Efendi böylesine alımlı ve verimli bir ortamda, yedi sene, Kahire’de çok safalı bir kariyer hayatı yaşadı. Şeyh Bâhid’den de icâzet aldıktan sonra, yedi sene Kahire’de kalmışlıktan sonra, köyüne döndü ve yedi seneden beri kendisini bekleyen vefalı nişanlısı Veli Hafız’ın kerimesi Âmine/Emine ile evlendi.

Bu evlilik süreci içerisinde Bozkır’ın Dinek Nâhiyesinde Kadı Naibliği yaptığı dönemde (1932 – 1939) üç kızı bir oğlu oldu: Nazîfe, Fatıma, Sâmi, Naciye!

Meşrutiyet ve Millî Mücâdele yıllarından sonra zuhûr eden Cumhuriyet döneminde, Konya Sultâniye (Karapınar) müftîliğine atandı (1939 – 1942).

Hacı Tâhir Efendi, kendisine soyadı olan Gündüz gibi, düz dümdüz gündüz gibi aydın ve aydınlık bir ilim irfan insanıydı. İdârî veya siyâsî makam ve mertebe derdi yoktu. Köyüne çok düşkündü. Çumra, köyüne daha yakın olduğu için, zaman içerisinde Karapınar Müftîliğini bıraktı, kendi isteğiyle boş bulunan Çumra merkez vaizliğine tayin edildi (1942 – 1962).

Çumra Merkez Camii avlusunda bulunan toprak damlı bir evde ikāmet ediyordu. Ahmed Hamdi Akseki’nin de çook değer verdiği sevdiği saydığı Hacı Tâhir Gündüz Efendi, kendi devrinin müctehidiydi. Fetvası çok genişti. Azîmetten ziyâde ruhsatı tercih ettiği için, muhālifler ona Kolaycı Hoca derlerdi. Muhāliflerinin kavramakta zorlandıkları kolaycılık, yani ruhsat, kadîm müctehidlerin de yaptığı gibi Kitabdan ve Sünnetten istinbat işlemiydi. Her ālimin cesâret edemediği bir işlemdi bu. Muhālifleri onu tasavvufa ve tarikata muhālif zannederlerdi. Oysaki o, Şeyhülekber meşrebinde bir şerîat tarîkat hakîkat mârifet eriydi. Bu tarafını hep gizlerdi.

Hacı Tâhir Efendi’nin medrese arkadaşı Ahmed Hamdi Akseki ile olduğu gibi Hacı Veyiszâde Mustafa Kurucu Efendi ile de çoook derin bir dostluğu vardı.

Seveni de vardı, sevmeyeni de! Kadrini kıymetini bileni de vardı bilmeyeni de!. Ammaaaa… Şunu bilin ve inanın, emin olun ki, Hacı Tâhir Efendi, ruhâniyetlerine selâm olsun, İmâm-ı Âzam ve Şeyhülekber meşrebinde ārifibillah bir insandı!.. Kitab ve Sünnet çizgisinde derin bir ālim ve derin bir ārifti.

1964’de köyünde Hakka yürüyen merhum, sonradan Güneysınır adıyla ilçe olan memleketinde Güllü Mezerlikte medfundur.

“Yâr ilinden gel olmazsa varılmaz”

Yâr ilinden gel olanda durulmaz!

Gel berû denende gidilir hemân!

Kadere Kādir’e töhmet şık olmaz!

Üç İhlâs bir Fâtiha ruhuna! Es Selâm, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

10 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

ŞÜKÜR VE TEŞEKKÜR

Merhaba Mustafa Bey,

2016 senesiydi. Okuma alışkanlığı kazanmak niyetindeydim fakat nereden başlayacağımı bilmiyordum. İlk yaptığım şey interneti açıp Allah dostlarına dair kitapları aramak olmuştu.  Karşıma çıkan ilk kitaplar da size ait eserlerdi. Sizi tanımıyordum, kitaplarınızı da ilk kez görüyordum. İçlerinde bildiğim isimler vardı… Fakat bir çoğunu tanımıyordum. Kitaplarınızın konsepti çok hoşuma gitmişti ve gözüme kestirdiğim 4-5 kitabınızı sipariş vermiştim. Okumaya yeni başlayan biri için kitaplarınızın dili çok akıcıydı, muhtevası itibarıyla da bir o kadar kıymetliydi nazarımda. Daha sonra diğer kitaplarınızı da aldım. Hepsinin kütüphanemde özel bir yeri vardır. Diyebilirim ki minik bir Mustafa Özdamar külliyatı oluşturdum kendi çapımda. Sonra hızımı alamadım ciddi bir kitap okuma alışkanlığı kazandım, elhamdülillah birçok kıymetli eser ile tanıştım şu güne kadar. Kitaplarınızın okuma alışkanlığımın başlangıcı olmasının yanında esas vesile olduğu durumu söylemek isterim. Her kitabınızdan heybeme kattığım güzellikler oldu, fakat bir kitap var ki, kapağındaki fotoğrafta kendimi buldum, yahut da kaybettim.. Büyüklerimiz şöyle derdi mürid mürşidini seçmez; mürşid evladını çağırır. İşte ben bu sözü bir fotoğrafla anladım. O mübarek de Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri oldu. Tasavvuf yolculuğumun başlangıcı işte bu kitabınızdır. Mübareğin ilk kerametini de vesilenizle görmüş oldum.  Sonra yollar sırasıyla açıldı ve ben ait olduğum kapıya vardım. Kuru bir teşekkür yeter mi bu hizmetlerinize? Yetmez, fakat sonsuz teşekkürler. Rabbim sadaka-i cariyenizi kabul etsin, ben şahidim hizmetlerinize, Rabbim de ebeden razı olsun sizden.

 

Selamlar, hürmetler…

-Ayşe kardeşiniz

 

DERDERUN

Ayşe kardeşime,

Halka teşekkür Hakka şükürdür azîz kardeşim. Hiçbir teşekkür kuru ve boş değildir. Bir insana bir kula faydalı olabilmek bütün insanlara cümle yaradılmışa faydalı olabilmek gibidir. Biz dahi teşekkür ederiz. Radıyallah, elhamdülillah, eyvallah, estağfirullah.

Seyriniz, sıhhatli âfiyetli saâdetli, hareketli bereketli olsun. Güzel Allah celle şânühû menzil-i maksûda münzel-i mübâreke vâsıl eylesin.

Amiiin, yâ Muîîn, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

7 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

HONÇA

Hâmidler / hamd edenler, O’na hakkıyla hamd etmediler / edemediler!

Şâkirler / şükredenler, O’na hakkıyle şükretmediler / edemediler!

Müsebbihler / tesbih edenler, O’nu hakkıyle tesbih etmediler / edemediler!

Mükebbirler / tekbir edenler, O’nu hakkıyle tekbir etmediler / edemediler!

Âbidler âbdîler / ibâdet edenler, O’na hakkıyle ibâdet etmediler / edemediler!

Ârifler, O’nu hakkıyle bilmediler / bilemediler!

Muazzimler / ta’zim edenler, O’nu hakkıyle ta’zim etmediler / edemediler!

Zâkirler / zikredenler O’nu hakkıyle zikretmediler / edemediler!

O’na hak ettiği şekilde değer vermediler / veremediler!

Her zaman dünya ve âhiret O’nun elindedir… (S/4)

 

Merhum ve mağfur ilâ rahmeti rabbihil Ğafur ulemâyırâsîhûndan ârifibillâh müctehidifillâh Hacı Tâhir GÜNDÜZ EFENDİ’nin va’ziyye defterinde yer alan, aslı özgün klasik Arabca olan; TRT Arabî’nin değerli elemanlarından Vanlı şanlı aziz kardeşim, berrak gönüldaşım Abdülkerim Emrah Babat tarafından günümüze kazandırılan bu mânidâr muhtevâyı herkese ve her kesime aşk u niyâz ediyorum. Hörmet ve muhabbetlerimle…

Bizim oralarda, Hacı Tâhir Efendi’nin ana baba yurdunda çobanlara verilen hediyeye honça denir. Kendi nefsinin çobanı olabilen herkese honça olsun bu yazı!

Yâ Azîz yâ Ğafûr, Yâ Şekûr yâ Settâr! Yâ Selâm!..

 

Derkenar:

Özgün metinde olmayan “edemediler” kelimeleri, vurgu ola gayretiyle tarafımızdan ilâve edilmiştir. Ehil ve erbâbının bilgilerine…

 

Mustafa Özdamar

1 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

YİRMİNCİ YÜZYILDA YİRMİBİRİNCİ YÜZYILI ÎMAR EDEN ŞÂİR MÜTEFEKKİR MÎMAR

Siyâsal anlamda zaman zaman iki mim arasında darlanan zorlanan bir şâir ve mütefekkirdi Üstad Necib Fazıl! Milliyetçilik ve Mukaddesatçılık kavramlarının mimleri bunlar!

Milliyetçilikle ve Mukaddesatçılığın ağır suç sayıldığı dönemlerde Necib Fazıl, bu iki mimin muvahhid ve mücâhidiydi! Bu iki kavramı birleyen ve bu birleme düzleminde gayretlenen bir şiir ve fikir adamıydı.

Necib Fazıl’ın milliyetçiliği kafatası ırkçılığı değildi, Millet-i İbrâhim milliyetçiliğiydi. Mukaddesatçılık da Millet-i İbrâhim mukaddesatçılığıydı. Ayrışma yoktu. Sonraki yıllarda, Erbakan Hoca’nın mim sin harekâtı dönemlerinde azıcık bir ayrışma oldu. Meşreb farkından kaynaklanan yüzeysel bir ayrışmaydı bu. Milliyetçilikde diretenler ülkücü komandolar, mukaddesatçılıkda direnenler mücâhid akıncılar etiketiyle sancak açtılar.

Akıncılarla Komandolar ya da Komandolarla Akıncılar arasında zaman zaman meşreb fanatikliği yokuşlarında tatsız tartışmalar ve hatta sürtüşmeler zuhûr etti. Hiç olmaması gereken şeylerdi bunlar ama, kaderin yorumsuz kavranmaz akışında varmış, oldu.

İki mimin tevhîdinde yazıp çizen, coşan taşan Üstad Necib Fazıl’ı darlandıran ve zorlandıran buydu. Genelde hep atılgan deli fişek delikanlılardan oluşan Komandolarla, onlara nisbetle biraz ağır başlı derviş pîşek velikanlılardan oluşan Akıncılar arasındaki bu siyâsal ayrışma Üstadı çok üzüyordu. Niyet ve gayret bağlamında iki taraf da akıncıydı fakat, politika poetikanın trafiğini rahatlatamadığı için zorunlu bir ayrışma zuhûr ediyordu. Şimdilerde beraberler hamdolsun.

Aslında ve faslında Komandolar için deli veliler, Akıncılar için de veli deliler dense yeriydi ama, siyâset meydanları meşreb farkı hazımsızlığına çözüm üretemiyordu. Herkes, Çiğdem derki ben âlâyım / Yiğit başına belâyım! türküsünde veya Türkîsinde havalanıyordu. Üstadı üzen buydu. Bu öyle bir hazımsızlık kabızlığıydı ki, bu hengâme içerisinde bir ara Üstad’ın Akıncılardan uzaklaştığı ve Komandolarla kucaklaştığı bile söylendi! Bayağı bir gıybeti yapıldı bunun o zamanlar.

Tam o günlerde, biz de Üstad gibi, Millet-i İbrâhim Milliyetçiliği ve Mukaddesatçılığının tevhîdini yaşayan ya da yaşamaya çalışan, ayrımsız, az biraz deli, az biraz veli kanlı kimseler olarak Üstad’ın Erenköy’deki evine gitmiştik.

Sohbet ve muhabbetin akışı içerisinde, Üstad’ı darlandıran ve zorlandıran bu konu da gündeme geldi o gün orada. Biz hiç eşeleyip deşelemediğimiz halde, zuhûrat içinde, şunu söyledi Üstad o anda, bu bağlamda:

Bizim hedefimiz tefrik değil, tevhîddir. Bizim menzil-i maksûdumız, bizim münzel-i mübârekimiz tevhîd-i Bârî’dir! Kitab ve Sünnet sırât-ı müstakîminde kimler daha kavî, daha atılgan, daha gözü pek ve gönlü tok, ise; onların kervanında sarbanlık ederiz biz! Dâvâ tek, ölmemek! Ölmeden önce dirilmektir! Biz siyâset meydanlarında onun bunun derkenârı değiliz! Biz tevhîdin babası Millet-i İbrâhimiz! Gayreti dirâyeti, hamiyeti ve samîmiyeti sağlam olan herkesle berâberiz. Hakk büyük, hedefimiz büyük, ötesi dedikodu malzemesi höyükten ibârettir! Beni mağrur zannederler, oysaki bende gururun zerresi yok!

O gün o evde, Erenköy’de, özde böyle, sözde de böyle ya da buna benzer, “kāl ev kemakāl” şeyler söyleyen Üstad, kendi şiir ve şuur ifâdesiyle “Kanatları toz kelebek / Necib Fazıl Kısakürek”, hayret, gayret ve dirâyetiyle hedefini yakalayan ve menzil-i maksûduna ulaşan murâdına eren âsûde bahtiyar bir fütüvvet ve fütûhât adamıdır! Yüzyılda yapılamayan ıslâhâtı on yılda yapan kadroların hamurkârıdır Üstad! Kavlen, fiilen ve ölmeden önce ölme diriliği içinde hâlen yaşıyor Üstad! Rûhâniyetine selâm olsun, selâm eylesin ukbâdan bize!

 

DERKENAR DEĞİL DERDERUN

Rahmetli Üstad hiç bir zaman; zaman zemin, sosyal siyâsal ve ekonomik şartlar ne ve nasıl olursa olsun; hiç bir durumda pes etmeyen, geri çekilme ve hele hele yenik düşme, ikinci plâna itilme gibi tavırlara asla yüz vermeyen serâzad bir insandı!

Konya İmam Hatib Okulu öğrenciliği yıllarımızda, bir gün bir gece Üstad sahnedeydi, Konya’da bir salonda. Konferansa gelenler arasında, hitâbeti ve kitâbetiyle meşhuuuur Tâhir Büyükkörükçü Hoca da vardı.

Üstad bir ara, azıcık bir ara verince Tâhir Hoca, destur aldı, aynı bağlamda bir şeyler söylemeye başladı. Üstad sahnede kürsüde, Tâhir Hoca salonda ayakta. Hocanın söz yumağı uzayıp da savrulmaya, etki ve katkı gayretiyle konferans içinde konferans niteliği taşımaya ve taşmaya başlayınca, sabrı taştı ve:

– Lutfen benden cesur olmayın hocam! Kelâm kılıncı bizde şu anda! diyerek –gürleyerek ya da kükreyerek demek lâzım aslında- çok beğendiği ve Büyük Doğu’da değerlendirdiği Hoca’nın hamâsetine müsâde etmedi!

Üstad’ın bencilliği ya da benmerkezciliği denilebilir mi buna! Bence hayır! Evet elbet Üstad’da bir ben vardı ama, Yûnus’da zuhûr eden; bir ben vardır bende benden içerû muhtevâsında bir bendi bu bence! Kişisel gurur ve kibir kibriyası değil; genel “ene”l adına, millet adına, ümmet adına, medeniyet adına zuhûr eden toplumsal tümel izzet ve azamet tavrı bu! Tek başına bir ordu, tek başına bir millet, tek başına bir ümmet özelliği taşıyan bir cengâver tavrıydı bu!

Bu bağlamda bir hatıram var, belki azıcık kekre ama, çok aziz ve leziz bir hatıra bu!

Büyük Doğu’nun son döneminde bir yazı gönderdim Üstâda. Yazının başlığı: Üstâdın Vedâ Gazvesi!

Kendimce, Üstadın artık yaşlandığını ve Büyük Doğu yükünü daha fazla taşıyamayacağını düşündüğüm için, kalbime öyle buruk bir duygu bir sezgi geldi. Üstad’ın bazı kesimler tarafından azıcık dışlanır gibi olduğu bir dönemdi. Herkes ve her kesim, dışlama görüntüsü veren bu hatalı algıdan arınarak, bu hakkı ödenmez cengâverin etrafında derlensin toparlansın diye hayrete ve gayrete girerek kaleme aldığım bir yazıydı bu.

Ben kendim gidememiştim, Necati Tuncer’le göndermiştim elden galiba. Ayrıntıyı hatırlamıyorum fakat, hatırımda kaldığı kadar, şöyle bir tepki vermiş o gün orada, Büyük Doğu’da Üstad:

– Vedâ da ne demek! Vedâ yok! Herşeye rağmen son âna kadar edâya devam! Bize kader bu!

O yazıyı yayınlamadı Üstad! Beğenmediğinden değil, vedânın pes etme çağrışımı uyandırabileceğini düşündüğü için heralde, eyvallah! Üstad bu, böylesi şeylere yüz vermezdi, dedim ya! Aynıyla öyleydi!

Ali Mazak’ın, Hasan Fehmi Ulus’un ve Durmuş Çelebi’nin de hazır bulunduğu bir buluşmada, Üstad’a bu bağlamda bir aktarım yaptım:

– Üstadım, dedim Mustafa Miyasoğlu sizin için şöyle bir şey söylüyor!

– Ne söylüyor?

– Şunu söylüyor Miyasoğlu Üstadım: Üstad, güneş gibi etrafına gelen kendine yaklaşan her şeyi ve herkesi kendi çekim gücünde yutarak yakıyor yok ediyor!

Üstadı safâlandıracağını sandığım bu benzetmeye karşı tepkisi şu oldu:

– Eğer ben hakikaten böyle bir adamsam, bok herifin tekiyim demektir bu!

– Aman Üstâdım, estağfirullah!

– Eyvallah, estağfirullah da, ben etrafıma gelen herkesi yakıp yok ediyorsam, tek başıma ne yapacağım, ne işe yarayacağım! Vahdetde kesret, kesretde vahdete ters düşer bu!

Böyle harika bir insandı Üstad! Etkisi de tepkisi de hârika ve bârika bir insandı.

O gün orada, Erenköy’deki evinde aynı mecliste bir zarâfet daha yaşadık Üstad’la.

Üstad’ın çok yoğun bir çalışması vardı, gelene gidene ayıracak fazla vakti yoktu. O sebeple bir ara:

– Gençler, dedi, ne yiyecekseniz, ne içecekseniz, canınız ne çekiyorsa hemen söyleyin, bugün fazla vaktim yok!

Üstad böyle söyleyince:

– Üstadım, dedim, yeme içme derdimiz yok! Biz bize lâzım olan fikir sütünü alıyoruz zâten, şükrederiz, teşekkür ederiz fakat, hani çok tatlı bir kıssa vardır bilirsiniz!

– Bilsem de bilmesem de anlat sen yine de!

– Eyvallah Üstâdım! Rivâyettir, denir ki, esrarlı bir rûhâniyet meclisinde Hazreti Mûsâ, Mûsâ Kelîmullah, Muhammed Habîbullah Hazretlerine: Hay evvelin ve âhirin Peygamberi, hay nebiler kervanının Kervanbaşı, yâ Rauf, yâ Rahîm, zât-ı risâlet penâhınız; benim ümmetimin âlimleri beni İsrâilin peygamberleri gibidir buyurmuşsunuz! Nasıl olur bu? Bunu pek zevk edemedik biz? diye sorunca, Habîbullah Hazretleri: Yâ Kelîm, yâ Kelîmallah! Sen Allah’ın Kelîmisin! Bu kelâmın derûnunu sen kendin özümle ve çözümle istersen? diyerek ümmetinden bir âlimin İmam Gazâlî’nin rûhâniyetini dâvet etmiş meclise.

İmam Gazâlî, hemen ânında: Dahîlek yâ Rasûlallah! Lebbeyk yâ Rasûlallah! Buyur yâ Rasûlallah! niyâzıyla huzura girince, Musâ Kelîmullah: Adın ne diye sormuş. İmam Gazâlî de: Muhammed b. Muhammed b. b. b. b. b. b. filân oğlu filân, filân oğlu filân faslında yedi göbek ecdâdını sayıp dökerken, Hazreti Mûsâ: Dur, demiş, yeter. Dur demesem Âdem’e kadar sayacaksın soy kütüğünü heralde de.. Kitab Sahibi iki büyük peygamber huzurunda sözü uzatmak edeb midir? Âdaba muğayir değil midir? deyince, İmam Gazâlî: Yâ Kelimallah, Hakk Teâlâ Tûr-i Sinâ’da: Elindeki ne? diye suâl buyurunca: Seni tesbih ve tenzih ederim yâ Rab! Emir buyurdun, emrine imtisalen söylüyorum! Bu benim asâmdır! Yorulunca buna dayanırım! Davarımı bununla evirir çeviririm! Vahşilere karşı kendimi bununla korurum! diyerek siz niye uzattınız cevabı Hakk Teâlâ huzurunda? Ayrıca, Hak Teâlâ: Bana değil de asâna mı dayanıyorsun, davarını benimle değil de onunla mı güdüyorsun? Vahşilere karşı kendini benimle değil de onunla mı koruyorsun? Sen bana değil de ona mı güveniyorsun? diye sual buyursaydı ne diyecektiniz? deyince, hayrete ve gayrete giren Hazreti Mûsâ: Hakk Teâlâ huzurundaki mükâlemeyi uzatarak huzûr-u Bârî’de biraz daha fazla kalabilmek için öyle yaptım! demiş. Bunun üzerine İmam Gazâlî: Biz dahi aynı niyet ve gayretle, huzurlarınızda biraz daha şenlenip şereflenmek için uzattık kelâmı! diye arz-ı merâm edince, Mûsâ Kelîmullah, Muhammed Habîbullah Hazretlerine: Özümledim, çözümledim murâd-ı şerîfinizi yâ Resûlallah! diye aşk u niyâz etmiş Üstâdım! dedim, noktaladım kıssayı. O gün orada bu kadar uzatmadım, muhtasar anlattım da, ifâdeyi merâm muktezâyı hâle mutâbık olduğu için, Üstad epey safâlanmıştı.

– Biz de aynı ya da benzer bir niyet ve gayretle sizinle olan beraberliğimizi uzatabildiğimiz kadar uzatma derdiyle bahâneler üretiyoruz Üstâdım! deyince, okşanmayı seven insan tabiatının uzantısı Üstad’da da zuhûr etmiş ve epey şenlenmişti rahmetli.

Madem ki söz yumağı açıldı saçıldı uzadı gitti! Alın size bir hatıra daha, ama nakil bu! Üstad’ın kendisini “mâyı muattar”(ıtırlı su) veya “mâyı mukattar” (yağmur damlası) diye tavsif ettiği Hikmet Anne’den dinlediğim bir hatıra bu! Nükteleri ve dikteleriyle meşhur, âlim, ârif ve mücâhid, Alasonyalı Hacı Cemâl Öğüt Hoca’nın nazlı kızı, Hikmet Öğüt Anne! Çok harika, çok tatlı, çok şefkatli, çok sehâvetli bir insandı Hikmet Anne!

Üstâd’ın Erenköyündeki evinde, bi gün bi yemekte… epey sıcak bir yaz mevsimiydi heraldeki, İslâmbol’un içme suları gündeme girmiş sofrada… Şu su aziz, bu su leziz, filân derken, Çamlıcadaki bir çeşmede inatlaşma başlamış. İnatlaşma suyun ebisi (lezzeti)yle değil debisiyle ilgili…

Çamlıca’daki bu çeşmeden bahsederken, Üstad demiş ki: Şarıl şarıl şarıldayan, gürül gürül gürüldeyen bir hânedan suyu bu!

Üstadın ifâdesini, abartılı bulan arkadaşı: Üstadım, demiş, yazık ki artık şarıl şarıl değil, şırıl şırıl, hatta bazen şiril şiril akabiliyor ancak, deyince, Üstad: kalkın, diyor, Çamlıca’ya gidiyoruz! Aynel yakîn görelim bakalım nasıl akıyor!

Ve gidiyorlar! Henüz oturdukları sofradan kalkıp Çamlıca’ya gidiyorlar, bakıyorlar ki hakikaten de artık şarıl şarıl akmıyor çeşme! Ve izlerinin üstüne Erenköyüne, sofraya dönüyorlar ama, hüznünü tülleyen Üstad, şarıl şarıl tezinde ısrar ederek diyor ki: O bir hânedan suyu! Hânedan suyu hânedan soyu gibidir. Kaynağına çekilmiş şartlar icâbı! Şarlatanlara şamar olsun diye kısmış sesini! Sessiz tokat derler buna şiir dilinde! O şırıltıyı siz yine de şarıltı olarak anlayın! Hânedan hüznünü fâş etmeyin ayıbtır!

Özgüvenini sarsacak ya da örseleyebilecek hiç bir şeye tâviz tahammül ve teslimiyeti yoktu Üstad’ın! Pes etme diye bir huyu yoktu! Atılgandı atılgandı, atılgan! Yılgınlığın yılışmasına müsâdesi yoktu!

Lâf altında kalmaya hiç tahammül edemeyen, yılgınlığın yılışmasına müsâdesi olmayan Üstad, Bursa Hapishânesinde mahkum Nazım Hikmet’in ziyâretine gittiği zaman, Nazım Hikmet, kadim sofradaşına:

– Hoş geldin, meleklerin hocası! diye yılışınca, Necib Fazıl, ânında ve aynı ağırlıkta, azıcık fazlasıyla:

– Hooooş gördük, Âsiyenin kocası! diye cevap vermiş. Bunu da Üstad’ın veliaht şehzâdelerinden biri olan Üstün âbiden, Üstad Üstün İnanç’dan dinlemiştim vaktiyle.

Sonra, zararsız geçmiş olsun yârenliği içerisinde şunu da söylemiş Üstad:

– Üzülme Nazım üzülme! Seni buraya bağlayıp besleyen iktidara teşekkür et!

– Bu da niye, bu da niye Necip? diye sorunca da:

– Rejim benim sistemim olsaydı, ben seni buraya bağlayıp beslemez asardım Nazım!

– O da niye o da niye sofradaşım?

– Bu garîban halkı kendiliğinden kopararak bi yanlıştan daha ağır daha yağır bi yanlışa sürükleyip götürmeye çalıştığın için! demiş Üstad! Rivâyet bu! Böyle bir cengâverdi Üstad!

İbrahim Hakkı Konyalı, kendi döneminden bahsederken: Bizim gazetecilik yaptığımız yıllarda Türkiye’nin üç büyük delisi vardı! Zır deli, zırzır deli, hınzır deli!

Necip Fazıl zır deli bir insandı! Eline ne zaman toplu bir para geçse hemen Büyük Doğu’ya harcar ve bizlere çook yüklü delice telif ücretleri öderdi! Delice cömert bir insandı Necip Fazıl bey!

Deli Nizam diye şöhret yapan Nizâmeddin Nazif bey pervasız bir insandı. Peyami Safa ile Kemalizm tartışması yaparlardı köşelerinde…

Necip Fazıl ile Nizameddin Nazif’den başka, üçüncü bir deliden, hınzır deliden bahsederdi Konyalı ama kimdi, onu hatırlayamadım.

Nizameddin Nazif Bey’in kemalizm tezi konusunda, bizim Nihat Çeçen hocanın “Maziden Hatıralar”ında yakın tarihe ışık tutan bir bölüm var. Çetin hocanın hatırasına göre, Nizameddin Nazif beyin kemalizm tezini Kemal Paşa bile tasvib etmemiş.

Kemalizm konusunun gazetelerde tartışıldığı günlerde Cumhurbaşkanı M. Kemal Paşa, Recep Peker’e: Deli Nizam’a söyle, benim ismimin sonuna kuyruk takmasın! Ben de sizler gibi bir insanım! demiş. (Nihat Çeçen: Maziden Hatıralar, akıl fikir yayınları, 2020 İstanbul s.13)

Üstad Necib Fazıl’a:

– Allah kömür yüklü deveyi iğne deliğinden geçirebilir mi diye takılmışlar.

– Geçirir, demiş.

– Deveyi mi küçültür, iğneyi mi büyültür diye şamata yapmışlar.

Üstadın cevabı şöyle şaklamış:

– Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür! Gökteki yıldızları gözbebeğine sığdıran Allah murâd ederse kömür yüklü deveyi de iğne deliğinden vızır vızır geçirir.

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

24 Mayıs 2021

 

Dipnot: Meleklerin hocası, şeytan! Âsiye’nin kocası, Firavun!

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

İNSANLIK KONSEYİNE

-İnsanlığını Sürdürebilen Herkese-

Her şeyi yiyip yutan, ama bi türlü doymayan, doyamayan ve en sonunda kendi kendini yutma hırsında kuduran, kendi kendisiyle boğuşurken mâsumlara dehşet saçan ucûbe bir canavar düşünün!

Böylesine seküler/dünyevî bir mahlûku normalleştirmek ya da etkisiz hâle getirmek zor mu zor, ama imkânsız olmasa gerek heralde ey nâs!

Bu canavar nâr/âteş kusan bir canavar! Onun nârı var, senin nûrun var ey nâs!

Senin nûrunun canavarın nârına galebe etmesi gâlib gelmesi, senin senliğine, kimliğine kişiliğine, gayretine dirâyetine, hamiyet ve samîmiyetine bağlı olsa gerek ey nâs!

Sen ger eger, serâpâ/baştan ayağa nûr olabilirsen, cehennemi söndüren nûr, canavarın nârını haydi haydi söndürebilir mi, söndürür ey nâs!

Yâ Nûr, yâ Kahhâr, yâ Muîn!

Şimşek çakanda önce nûru/ışığı görüntüye gelir; sonra gürleme başlar ve neticede rahmet iner ey nâs!

Yâ Nûr, yâ Kahhâr, yâ Muîn…  Yâ Selâââm, yâ Selââm, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

20 Mayıs 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com