ÜFTÂDE MENKIBELERİNDE SEMBOLLER/ İNTİSAB TALEBİ VE ÜFTÂDE MAHLASINI ALMASI

Asıl adı Mehmed Muhyiddin olan Üftâde Hazretlerinin çocukluk yaşlarındaki ilk intisab talebinin ve Üftâde mahlasını tercih etmesinin şöyle bir hikâyesi var:

Mehmed Muhyiddin, çok küçük yaşlarından itibaren önce anasından babasından, sonra Selçuk Hatun Mescidi imamı Şeyh Muslihiddin Efendi’den temel bilgiler aldığı günlerde bile tasavvufa yönelerek, Hocasına:

– Lutfedin de, beni de kendinize yoldaş edin, diyerek, onun tarikat kervanına katılmak istemiş fakat, her şeyin vaktine saatine, yoluna yöntemine özen gösteren Muslihiddin Efendi:

– Oğlum sen henüz çok tâzesin! Vakti saati gelince inşallah sen de Kâbe-yi maksûda erersin!. demekle yetinmiş.

Muslihiddin Efendi’den temel bilgiler eğitimini aldıktan sonra Meczub Abdal Mehmed Dede’den cezbe neş’esi alan Mehmed Muhyiddin, doğuştan sâlik (yolcu) olduğu velâyet yollarında kendince koşmaya başlamış.

O yıllarda, Ulu Câmi’de ve Doğanbey Mescidi’nde okuduğu ezanlar halkı öylesine içten etkilemiş ki, ilgililer kendisine:

– Sana maaş bağlayalım, bize devamlı müezzinlik et! demişler, o da:

– Eyvallah! etmiş fakat, o gece rüyasında, kendisine: Maişet kaygısı er kârı değildir; mertebenden üftâde oldun!.. denilince, ertesi gün ilk işi önceki kabulünden istiğfâr ve istinkâf olmuş. Bu rüyâdan sonra üftâde’liği kendine mahlas edinmiş.

Üftâde, düşkün, âşık demektir. Bu menkıbedeki üftâdelik, Allah düşkünlüğüne, Allah âşıklığına gönderme olsa gerekdir. Böylesi metaforlar ters görüntüler içerisinde sıçramayı tetikler! Nitekim de öyle olmuştur.

 

RUHSAT BAĞLARINDA AZİMET ÇÖĞÜRÜ

9 veya 10 yaşında Hızır Dede’ye bağlanan Üftâde’nin dervişlik yıllarında ruhsat bağlarında azimet çöğürlerinin içine atılan gözlüğü, yıllar sonra kendi sarığının içinde bulması hikâyesi, uzaklarda aradığı her şeyin kendinde olduğunu vurgulayan, yakîndeki uzak metaforunu çözümleyen harika bir hikâyedir:

Hızır Dede Hazretleri bir gün, yeşil Bursa’nın dağlık bağlık alanlarından birinde, kabiliyetli dervişi Üftâde ile birlikte sohbet ve muhabbet demlerken sarığını çözüp içinden çıkan gözlüğü göstererek:

– Bak a Mehemmed! Bu gözlüğün gaybdan yevmî otuz akçesi vardır! Al bunu senin olsun! demiş.

Bu sırlı kelâm üzerine Üftâde Mehmed:

– A sultânım, beni Allah’a değil de bir gözlüğe mi ısmarlarsınız? diye naz ve niyaz edince, Hızır Dede Hazretleri:

– E mâdem biraz beklesin! Vakti gelince alasın!. diyerek gözlüğü oradaki bir böğürtlen çöğürünün içine atıvermiş.

Râvîlerin ifâdesine göre Üftâde Hazretleri bu gözlüğün esrarını o tarihten tam otuz sene sonra yakalamış.

Hızır Dede, Üftâde onsekiz yaşındayken Hakka yürümüş.

Bu esrarlı olayın, Üftâde’nin a beni Allah’a değil de bir gözlüğe mi ısmarlıyorsunuz Sultanım? sorusuna dayanarak, bu sahnenin Hızır Dede’nin son demlerinde yaşandığını düşünürsek, Üftâde Hazretlerinin bu sırrı otuz sene sonra, kırksekiz yaşında çözdüğünü kabul edebiliriz.

Menkıbenin devamında deniyor ki: O tarihten otuz sene sonra Üftâde Hazretleri sarığını çözdüğü bir anda, Hızır Dede’nin böğürtlen çöğürünün içine attığı gözlüğü sarığının içinde buldu.

Bu böğürtlen çöğürü Üftâde Hazretlerinin o otuz sene içinde çektiği zahmetleri sembolize ediyor.

O zahmetli yıllarını şöyle anlatıyor Üftâde Hazretleri:

– Onsekiz yaşımdayken şeyhim âhirete göçtü. Ben çok büyük zahmet ve zorluklar içinde kaldım. Bu yolda Allah Teâla bir kapı açmadı.. Bir gün gördüm ki vücûduma mânâ âleminden birkaç damla düştü. Ondan sonra keşfim açıldı.. Her ne gördümse andan sonra gördüm…

Tasavvuf adamları bu tür konularda, geçmişte olup biten böylesi olaylar bağlamında şu tarzda bir yorum yaparlar:

Üftâde Hazretleri, “gaybdan yevmî (günlük) otuz akçesi” olan o gözlüğü hemen ânında alsaydı, otuz yıl süren o zahmetleri çekmiyecekti, ama o ruhsatı (kolaylığı) değil azîmeti (zorluğu) tercih etti. Bunda da elbet bir hikmet vardı ve o hikmeti yaşadı. Zahmetten rahmet sağdı ve bu kavîlik içinde birliğe ve pîrliğe ulaştı.

Gaybî (bilinmeyen) otuz akçe, nelere gebe olduğu bilinmeyen otuz yıla sembol olmuş.

İsâbetli olabilir ya da olmayabilir, ama, biz bu menkıbedeki metaforları şöyle çözümleyebiliriz:

  • Gözlük gönül gözüne
  • Gözlük verilmesi mükâşefe seyrine ruhsat verilmesine
  • Gözlüğün nazla reddi azîmet talebine yol açmasına
  • Böğürtlen çöğürü azîmete
  • Gaybî otuz akçe otuz yıllık riyâzet ve zahmete
  • Otuz yıl sonra gözlüğün başına sardığı sarıkta bulunması, aklın başa toplanmasına ve akl-ı selime ulaşılmasına
  • Mânâ âleminden vücûduna birkaç damla düşmesi kış seyrinde uyuyan vücûdu arzının bahar seyri şenliğine uyandırılmasına,
  • Gönül gözlüğü kalb-i selime ulaşmasına basiretin/keşfin/mükâşefenin açılmasına; sonuçta, yakîndeki uzaklık izâfetinin izâle olmasına ve “Seni kendinde bulan kancerû sefer etsin!” menziline varmasına işâret olsa gerekdir ki bu bir açılımdır.

Bu açılımda Şeyh Gâlib:

Menzil-i müntehây-ı vahdetdir,

Kurb ü bü’de ırâğdır gönlüm!

Morğ-ı ankay-ı kāf-ı diğerdir,

Şark u garba ırağdır gönlüm!

Gönül için yakınlık uzaklık diye bir şey yoktur! Onun menzilinin son noktası vahdetdir.

Gönül doğu ile batıyı birleştiren ankādır! Onun için doğu batı diye bir kavram yoktur! Nutk-ı şerifiyle öyle bir tennur yakıyor ki, o hâl şu kāli zorunlu kılıyor: Allah’la kul arasında mesâfesizliğin mesâfesi gibi tanımsız veya belirsiz, limitsiz bir uzaklık izâfeti var! Bize bizden yakîn olan Allah’ın yakînin şiddeti içinde uzaklık hissi vermesi bu. Yokvar (sıfır) ile Tekvar (Bir) arasındaki tanımsız veya belirsiz mesâfe de bu olsa gerekdir!

 

FÂRENİN ÂZÂDI

Bursa Kadısı Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerine hilâfet veren Üftâde Hazretleri, kıldan ince kılıçtan keskince diyebileceğimiz öylesine bir hak hukuk titizliğine sâhibdi ki, bizim muzır (zararlı) bildiğimiz ve katli (öldürülmesi) vâcib dediğimiz hayvanlar da dâhil her şeyi ve herkesi bu hak hukuk titizliğinin çerçevesine alıyordu.

Bu konuda bir hikâye vardır ve çok da harikadır. Sahaf Mürekkebci Muslihiddin Efendi anlatıyor:

Bizim dükkâna fâre dadanmıştı, kitâpları kemiriyor, zarar veriyordu. Bu durumu önlemek için tuzak kurdum. Baktım bir fâre tutulmuş. Bir kedi gelse de ona versem diye düşünürken Üftâde Hazretleri çıktı geldi.

– Bu fâreyi neylersin Muslihiddin? diye sordu.

– Kitaplara çok zarar verdi, kediye vermek istiyorum! dedim.

– Senin kitaplarını bu fâre mi kemirdi? Gözünle gördün mü, kesin biliyor musun? diye sordu. Ben durakladım:

– Bilmiyorum! dedim.

– Bu derdmendi âzâd eyle! Cefâ eyleme! dedi.

– N’ola Sultânım! dedim, salıverdim, gitti.

Bu olaydan sonra uzun bir süre dükkânımda fâre görünmedi ve zarar da olmadı. Fakat ne zaman ki ben bu hâli fâş ettim, dükkânımı tekrar fâre sardı ve zarar verdi.

Bu kıssadan hisse şu ki, bu kabil âhvâli fâş etmemek gerekirmiş. Fâş edenler fâidesinden mahrum düşermiş. (Menâkıb 85, 86)

Tasavvufun fıkhı diyebileceğimiz bu hak hukuk zarâfeti, Kitabı ve Sünneti yaşamaya çalışanların değil, bizâtihi (kendi zâtıyla) yaşayan Kitab ve Sünnet olma özelliğine sahib olan zevât-ı kirâm veya zevât-ı kibârın kârıdır ki, Üftâde Hazretleri bu özelliğe sâhib olanların biriciklerinden biridir. Ve bu olayda yaşanan hak hukuk titizliği, uydurma kaydırma veya abartı değil, İslâm Hukûkunun en temel özelliğidir. Fıkıhda ve fetevâ kitablarında benzer bir olayın fetvâsını şöyle hatırlıyorum: “Ambardan çıkan bir köpeğin ağzı yoğurtlu olsa, yoğurdu yediği görülmedikçe, o yoğurdu onun yediğine hükmedilemez!” Bu bağlamda çok harika fetvalar vardır.

Menkıbeleri abartı sananlar var. Menkıbelerde abartı gibi gözüken ögeler, okuyanın ya da dinleyenin dikkâtini verilen mesaja çekmek için kullanılan câzibe unsurlarıdır! Asıl iş, verilen mesajdır!

Bu kıssadan çıkarılacak hisse, zanla ve karineyle yapılan suçlama illetlidir, sağlam ve sağlıklı değildir.

 

ÂLEM HARÂBE VARIR KUZU

Üftâde Hazretlerinin kara kuru nazlı bir dervişi varmış. Hazret ona Karaoğlan dermiş.

Bu nazlı derviş bir gece dergâhda, ocak başında mışıl mışıl uykuya dalmış. Sabaha yakın uyandığı zaman, Karaoğlan’ın ahvâline gülümseyen Üftâde Hazretleri:

– A yâ Karaoğlan! Senin şu sahura dek foşul foşul uyumandan pek safâlandım! deyince, kıvrıldığı yerden derlenip toparlanan Karaoğlan:

– A Hazretim siz de uyusanız olmaz mı? Siz hiç uyumaz mısınız? diye aşk u niyâz etmiş.

Bunun üzerine Üftâde Hazretleri Karaoğlan’ın eline bir ayna vererek, şöyle söylemiş:

– Al şu âyineyi de, seyreyle bak âlemi!  Biz uyursak âlem harâbe varır kuzu! (Menâkıb 96-97)

Buradaki uykudan murad gaflettir. Üftâde Hazretleri devrinin Kutbudur. Kutubda gaflet olmaz. Beşerlik şaşarlık zarûreti içinde öyle bir şey vakî olursa, âlem harab olur. “Bu can bu tende olduğu sürece ben dahi hazer ederim!” diyen Kutub Hazretlerinin kendisidir.

Vaktiyle kendi yaşadığı gözlük metaforu mükâşefe seyrine işârettir, buradaki ayna metaforu da müşâhede seyrine işâret alsa gerekdir.

Bu söz evliyanın hiç uyumadığı ya da uyumayacağı anlamına gelmez. Bunda çok ince, uzun ince bir vurgu var.

“Gözüm uyur ama gönlüm uyumaz” hadisinden hareketle bu sözü şöyle açabiliriz:

Bana göre, benim zevk idrâkime yansıyan sezgiye göre bu söz, insanın ana kumanda merkezleri olan gönlün, zihnin ve öz bilincin, dikkât, rikkat ve her an tetikte olma hâlinin sürekli uyanık olması haline vurgu yapıyor. Beden uyur fakat, kalb, ruh, sır, hafî ve ahfâ asla uyumaz. Öz bilinç asla uyumaz.

Kalb, ruh, sır, hafî ve ahfâ mertebeleri uyanık olan insanların uykusuna uyku denmez; vahdetlenme –birliğe erme, birlikte demlenme- denir.

Gönül gözleri açık olan insanlar bizim bildiğimiz gibi gaflet uykusu uyumazlar.

Ehlullah’ın her hâl û kârda uykuda bile uyanık olmaları gerektiğini vurgular bu söz!

Bu uyanıklığı büyük insanlık ailesinin tamamına olmasa bile çoğunluğuna yayabilirseniz âlem mâmur olur. Bu menkıbede verilen masaj budur.

 

SARAYDA TEŞRİFAT

Kanûnî Sultan Süleyman’ın dâveti üzerine İslâmbol’a geldiği zaman, sarayda pâdişah, tahtından inip ayağa kalkarak yedi adım öne çıkmak sûretiyle karşılamış Üftâde Hazretlerini. (Menâkıb 111)

Osmanlı saray protokolünde bu durum pek olağan bir uygulama değildir. Pâdişahın tahtından inerek yedi adım öne çıkması çok nâdir bir karşılama şeklidir.

Bize göre Kanûnî, tahtından inip yedi adım öne çıkmakla, kendi (nefsi)nin yedi mertebesini çiğneyip aşarak, pirlik ve kutubluk mertebesindeki Üftâde Hazretlerini Rûh-i Kudsî mertebesinde karşılamıştır.

Her gelen için ayağa kalkmayan pâdişâhın benliğinin yedi mertebesini –emmâre + levvâme + mülhime + mutmainne + râzıye + merzıye ve sâfiyesini- yedi renkli bir halı gibi ayaklarının altına sermesini sembolize ediyor olsa gerekdir.

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş!

Bir veliye bende olmak cümleden evlâ imiş! bilincinin hareketi bu…

 

ŞEFKAT VE ŞEFÂAT

Bir gün bir nazlı derviş, “Hak Teâlâ kelâm-ı Kadîm’inde: İsteyeni boş çevirme, buyurmuştur. Kendi kapısına geleni boş çevirir mi? Temiz inançla taleb gerekdir!” diyen Üftâde Hazretlerine naz niyaz ederek:

– A Sultanım! İznik’de medfun Şeyh Eşrefzâde Efendi: Bizim dergâhımıza gelib de bir gün bile olsa hizmet eyleyen herkese, yarın rûz-ı cezâda şefâat etsem gerek, buyurmuşlar. Sizin bize bir beşâretiniz yok mu Sultanım? deyince, gayreti kabaran Üftâde Hazretleri şunu söylemiş

– A yâ nazlı oğlan! Şeyh Eşrefzâde Efendi dergâhına hizmet edenlere şefaat etse gerekmiş!

Biz, Bursa şehrine bir yük odun getirip pazarda satana bile şefâat etsek gerekdir, hu! (Menâkıb 101-107)

Bu çok sırlı bir şefkat ve şefâat taşmasıdır. Rahmeti her şeyi kuşatan TekVar’ın Üftâde şânında coşup taşmasıdır!

Bursa’da yaşayan ve Bursa’da alış veriş yapan, Bursa’nın eğitim öğretim hayatına, sosyal siyâsal ve ekonomik yapısına katkısı olan herkese büyük müjde bu!

Bursa’ya hizmet edenlere müjdeler olsun!

 

AYIB GAYIB VE KEMÂLÂT CİLVELERİ

Aziz Mahmud Hûdayî Hazretleri dervişlik yıllarındaki yol boyu netâmelerinden söz ederken: Bir gün insanların ayıbına takılıp kalma hâlinden şikâyet ettim! Şeyh Hazretleri:

– Vaktiyle aynı hâlden ben dahi şikâyet etmişimdir. Bana: Her şeyin bir kemâli cânibi vardır, sen onu bilmezsin, sen kemâline bak! buyurdular. Ondan sonra, herkesi Kutub gibi görür oldum!

Şimdi sen de aynı hâlden kurtulmak için, hor gördüğün, hakir gördüğün insanın elini öp! Allah’ın inâyetiyle bu hâlden halâs olursun!.

Hazreti Peygamber Aleyhisselâm hiçbir şeye noksan ile nazar etmemiştir, eksik aksak gözüyle bakmamıştır!

(Hazreti Peygamber Aleyhisselâm, her şeyin ve herkesin kendi konumunda kendi kamâlini yaşadığını, ilm’el yakîn, ayn’el yakîn, hakk’al yakîn bildiği için hiç kimsede eksiklik aksaklık hâli görmezdi.) Emirleri ve yasakları tebliğ ve tâkibde kavî davranması, herkesi bulunduğu konumdan daha iyi, daha yüksek, daha kaliteli bir konuma taşıma ve yükseltme içindi. Yoksa her şeyin zâtına nazarları noksan değildi! Her şeyin hakikati yüzüne bakardı. (Vâkıât 10-11)

Süleyman Çelebi Hz.leri bu bağlamda şöyle buyurur:

Gerçi tâmm u nākısı kâmil bilür,

Kâmil olan cümleyi kâmil bilür!

Onların ki eksiği çok işinin,

Eksiğin gözler olur her kişinin!

Tam nedir nākıs nedir onu kâmiller bilir, kâmillerde herkesi kâmil bilir, kâmil görür!

Kimin ki eksiği aksağı çoktur, onlar habire onun bunun eksiğine aksağına bakar durur!

 

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com