KEVN KERVANI KÜN VEYA GEN

Evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorlarında dönüp dolaşan şeylerin oluş ve oluşumunun Arabcakevndir.            Kün, kevnin türevi olan, Kâf ve Nun’dan oluşan ve ol anlamına gelen Arabca bir kelimedir. Ezoterik bir yaklaşımla bu kün kelimesi Osmanlı aksanında Kâf (K) harfi (g) sesi de verdiği ve bu iki kelime de aynı harflerle yazıldığı için gen çağrışımı yapar ve bu çağrışım cilvesi içerisinde yanlışlıkla kün gen, gen de kün diye de okunabilir. Osmanlı metinlerini latinize ederken çok yaşadık çok gördük bu hurûfat azizliğini biz. Yazılışı aynı olan pire ve pîre yanlışı çok meşhur bir örnektir.

Hikmet-i Hüdâ bazı yanlışlar insanı farkına varmadan daha önce hiç bilmediği, üzerinde hiç düşünmediği gizli ve gizemli bir doğruya götürüyor diye düşünüyorum ben şahsen. Her yanlış bir doğruyu öğretiyor insana. Niye biliyor musunuz? Bu kün ve gen kelimeleri ayrı bağlamlarda irdelenen, fakat aynı neticeleri belirleyen kavramlardır; zîra, evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorlarında dönüp dolaşan şeyler, varlıklar kervanı, bu kün ve gen’in muhtevâsını (içeriğini) taşıyor.

“İzâ erâde şey’en en yekûle lehû kün fe yekûn!” O bir şey murâd ettiği zaman, ona ol der; o da derhal olur, oluyor. (KK 36/82) “YâSîn! Ey İnsan!” diye başlayan sûrenin bu âyeti üzerinde tefekkür ederken, ister istemez bunları düşünüyor insan. Ve sonra hemen anında Süleyman Çelebi’ce bir coşkunlukla: Ol dedi bi kerre var oldu cihân / Olma derse mahvolur ol dem hemân! diye haykırıyor.

Asıl sadedin etrafında dönüp ağan, semâ eden bu yorum veya yaklaşım belki fantastik bir düşünce ama, kime ne zararı olur böyle bir yaklaşımın a? İlim bilim ve din dürüstlüğü içerisinde hem kendimize hem de birbirimize daha hoş baksak; cümle yaradılmışa bir göz ile bakma berraklığına doğru aksak; alan talan karmaşası içinde yalan dolan dolambaçlarında birbirimizi boş yere yormasak daha yararlı olmaz mı?

Olur! Olur elbet gurban, olur da… Bu “da”nın damında (sırtında) tepinmeden duramıyor insan. Çok çekişken bir varlık insan. (KK 18/54) Genlerinde var bu tepişme insanın! Bu tepişme tren veya trendinde sen kendini frenliyebiliyorsan kendine hâkim olabiliyorsan; Üstad Necip Fazıl’ca bir kükreyişle: Durun kalabalıklar burası çıkmaz sokak! diye samimiyetle haykırabiliyorsan, yararlı ve kararlı bir katkın olur insanlığa. “Takdir-i ezelî gayrede âşıktır!” der insanlığın pîri Hazreti Mevlânâ. Gayret, takdir ve tedbiri tetikler. Bu tetikleme ânında hayret açığa çıkar. Hayret ve gayret sırtsırta verirse, bu samimi arkadaşlık genleri olumlu yönde motive eder diye düşünüyorum ben.

Derman Hekim’e göre: Hakk’a yakın olanlara Hakk, kul farkına varmadan onun matlubu içinde tecellî eder; yâni arzusu ne ise onun içinde tecellî eder! (Sırlar 1/38) Yine Derman Hekim’e göre: Övülmeyi hiçe sayanın yanında bütün kötülemeler kendiliğinden sıfıra düşer! İnsanlar yalnız ekmekle değil, iyi söz ve nasîhatlarla da beslenirler! (Sırlar 2/238)

Muhabbet mahviyyet ve hoş sohbet, genleri olumlu yönde etkiler mi etkiler… Pek çok şeyin genleriyle oynanıyor günümüzde, gen aşısı yapıyorlar ve bunu da hep genelde olumsuz yönde kullanıyorlar. Ters yönde işletiyorlar bu işlemi! Tersi olan bir şeyin düzü de olur! Olmaz mı? Derman Hekim rikkatiyle hareket edersiniz olur! Valla da oluuuur, billâ da olur! Evvel Allah Âhir Allah biiznillâh illâki olur be yâhu!

Yâ Selâm!..

                                                                                                                                                              Mustafa Özdamar

TASAVVUFUN TIBBI VEYA TIBBIN TASAVVUFU

Tasavvuf bir arınma sanatıdır. Arınmak hünerdir, mârifettir. Tasavvuf erbâbına göre, varlığın zâhiri halk bātını Hakk’dır. Allah’ın vahdâniyet ve hilâfet emânetini yüklenen insanın, bir ucu beşerilik obir ucu İlâhîliktir. Kitab ve Sünnet ikliminde sırātımüstakim üzre ibâdet tâat, çile ve riyâzat şeritlerinde kırk elekte elenip kırk imbikte imbiklendikten sonra, dört kapı kırk makam denetiminden geçerek, halklığından Hakklığına, beşerliğinden ilâhiliğine terfi etme mârifetidir tasavvuf!

Hem tıb hem tasavvuf adamı olan Derman Hekim’e göre: İnsanın bir beşerî ve bir de ilâhî tarafı vardır. Beşerî tarafını tamamıyla silip, ilâhî tarafıyla görünmek hünerine vâsıl olursa insan, o insana mutasavvıf ismi verilebilir. Bu âlim velîdir; tasavvuf da onun yaşadığı hâldir. Bu hâl, lâfla kitabla anlatılmaz. (Sırlar 1/139)

Tıbbın da tasavvufun da bu bağlamda gerekli gördüğü ve olmazsa olmaz kabul ettiği temel ilke, ete kemiğe bürünen âdem diye görünenin şânına yakışan tarzda arınmaktır tasavvuf.

Kad efleha men tezekkâ: Arınan iflâh etmiştir! (KK 87/14)

Kad efleha men zekkâhâ: Onu arıtan iflâh etmiştir! (KK 91/9)

Tasavvufun (T) si tahâret, (S) si sahâvet, (V) si vefâ, (F) si fütüvvettir!

Bu dört özelliğin dördüne de celâli cemâli ve kemâliyle sâhib, gayretli dirâyetli, merd cömerd ve dürüst bir insan olan Derman Hekim, “Ve lekad âteynâ lokman’el hıkmeh” âyetine mazhar olmuş bir bilgedir. Ona göre, tasavvufun tıbbı ile tıbbın tasavvufu aynı ölçülerde titizlik ister. Bu titizliği şöyle ifâde eder Hazret: İnsan kendini dıştan ve içten disiplin altına almalıdır. Bu yola giriş Resûle hakîkî bağlanışla başlar. Tasavvuf şeriatların mâneviyyatıdır. İnsan şeriata bağlandığı nisbette nefsâniyetten uzaklaşır. (ADD s.32)

Hazreti Resûle bağlandığı nisbette zorluğun içindeki kolaylığa ulaşır. Tıbbın da tasavvufun da ana hedefi budur: Zorluğun içindeki kolaylığı yakalamak!

Fe inne meal usri yüsrâ, inne meal usri yüsrâ: Zorluk kolaylıkla beraberdir, bir zorluğun içinde kesinkes iki kolaylık vardır. (KK 94/5-6)

Hüner, sabırla sebatla halka ve Hakka karşı samîmiyetle bu kolaylığı yakalamaktır!

Yessirû ve lâ tüassirû; beşşirû ve lâ tüneffirû: Kolaylaştırın zorlaştırmayın; müjdeleyin nefret ettirmeyin! (sevdirin, sevindirin, sevimsiz hâle getirmeyin) buyuran Habîbullah Hazretleri bunu vurgular.

Sıhhatli âfiyetli saâdetli yaşamak ve selâmetli sonuçlara ulaşmak için tıb da tasavvuf da bunu ön plana alır. Beden ruh akıl ve kalb sağlığı buna bağlıdır.

Ten/beden, kalb/gönül, ruh akıl/zihin berraklığı bakımı tıbbın da tasavvufun da ortak öncül konularıdır. Tıb da tasavvuf da aynı şeyleri söyler: Aburcubur çok yemek, yeterinden fazla yan gelip yatarak çok uyumak, gerekli gereksiz lâf ve ihtilâf oburluğu yapmak, ihtiyaç değil alışkanlıktır. Alışkanlığa esir olma! Kafana kalbine, karnına ve kasığına dikkat et! Az ye öz ye helâlinden sağlıklı ye! Halâlen tayyibâ: Helâl ve temiz (KK 2/168) tavrında ol! Kendini de nimetleri de haramda ısraf etme! Yeterinden fazla yangelip yatıp yuvarlanarak kendini atâlete atma! Kendine hâkim ol; şehvete söhrete ve alışkanlıklara esârete mahkûm olma!

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol / Kusurları örtmede gece gibi ol / Yumuşaklık ve ağırbaşlılıkta ölü gibi ol / Tevâzu ve mahviyette toprak gibi ol / Mertlikde ve cömerdlikde ırmak gibi ol / Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!

Mevlânâ Hüdâvendigâr’ın çağıl çağıl çağlayan bu çağrısından sonra onun en has yol evlatlarından olan Şeyh Galib’i de dinlemek illâki gerektir:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,

Merdûm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen!

İyi bak kendine, varlığın özetisin sen! Herşeylerin gözbebeği olan adamsın sen!

Yâ Selâm!.

                                                                                                                                                          Mustafa Özdamar

ASIL VE FASIL ÜZERİNE

Fî tarihinde vaktiyle; Allah’a dayan sa’ye sarıl, hıkmete râm ol / Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol! diye haykıran Mehmet Akif; aynı yıllarda; Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhâmı /Asrın idrâkine duyurmalıyız İslâmı! diye de yırtınmıştı. Şimdilerde bugünlerde de aynı benzer bir yırtınma yaşandı, yaşanıyor!

            Akif reformist miydi? Dinde reform mu istiyordu! Hayır! Deformist miydi? Dîni deforme etmeye mi çalışıyordu? Hayır kere hayır!. İslâmda reforma ihtiyaç olmadığını, İslâmiyetin her devirde muâmelât faslını yenileyen güncelleyen bir özelliğe sahip olduğunu, yeri ve zamanı gelince değerlendirilmek üzere sosyal, siyasal ve ekonomik her derde bir devâ, her probleme bir çözüm imkânını bünyesinde barındıran eşsiz benzersiz bir sistem olduğunu herkesten çok daha iyi bilen, aklı başında aşkı gönlünde gayretli dirâyetli dürüst bir ilim irfan, şiir ve şuur adamıydı Akif.

Şâir Yavuz Bülent Bakiler’in ifadesiyle “Sakal-ı Şerîf gibi kırk bohçanın içinde dürülü duran güzelim İslâmiyet”in asrın idrâkine açılımını arzu ediyordu. Aşk derecesinde güçlü bir arzusuydu bu! Nesi yanlış bunun? İnsaaafff, el insaf be yâhu!

Kitab ve Sünnet konusunda çok kavî bir ilim ve irfan adamı olan Dr. Münir Derman Hoca’nın bu bağlamda şöyle hârika bir yaklaşımı var: Allah kelâmı kara/kaba ve yobaz düşünce ile anlaşılmaz!. Allahca bilmek lâzımdır! Arabca ile de olmaz! (Sırlar 3/85)

Allahca bilmek, aşk şevk zevk idrâki ve Muhammedî neşe ile kemâle ermekle algı alanına yanaşılabilecek bir özelliktir. Güz mevsiminde, yaprak dökümünde dökülen yaprakların mâtemini tutan duygusalların dikkate alamadıkları şey, dökülen yaprakların, zaman içinde eriyip çürüyüp gübreleşerek ağacın kendini yenileyip güncellemesi gerçekliğidir!

          Derman Hoca’ya göre, dikkat aklın gözlüğüdür! (Sırlar 5/146) Dikkat gözlüğünü rikkatle kullanan, Kitabın ve Sünnetin aslıyla faslı arasında isâbetli açılımlar yapan, dîni gelenekle boğmayan Râsihûn, hak ve hakîkati özünden kavrayabilen ülü’l elbab akl-ı selîm sâhibi sözün özüne inebilen sâlihler (KK 3/7), asrın idrâkini dikkate almanın Habîbullah tavrı olduğunu çooook iyi bilirler. “Kaba softa ham yobaz” düşüncesizliğine de edeb yâhu! çekerler.

“Lâ ikrâhe fiddîn! Dinde dayatma yok!” (KK 2/256) âyetini dikkate aldığınız zaman şunu anlar gibi olursunuz: “Allah katında din İslâmdır! (KK 3/19)” Din dinamiktir, statik değildir! Âdem Safiyullah’dan Muhammed Habîbullah’a uzanan ve O’nda ikmal edilen tamamlanan (KK 5/3) dinde değişmeyen tek ilke itikaddır! İmandır, inançtır! “Lâ ilâhe illâllah! Birdir Allah O’ndan özge ilah yok!” Asıl olan budur. Değişmeyen tek ilke budur.

Risâlet ve nübüvvete bağlı olarak dört kitap en azından 100 suhuf ve çok sayıda yüzbinlerce peygamber gönderilmesi, dinin ibâdet ve muâmelât faslının güncellenmesidir. Dinin her döneminde kendine özgü ibâdet şekilleri vardır. Dehrin, devrin, zamanın akışı içerisinde güncellenebilen muâmelât (gündelik işler) faslının ucu zaten hep açıktır. Muâmelâtın yinelenme aynen tekrarlanma mecburiyeti yoktur; yenilenme mecburiyeti vardır. Fasıl budur! Öne-sona, sınıra-tanıma, kaba-kalıba sığmayan ezelî ve ebedî açılım irâdesi bunu kaçınılmaz kılar. Her an ayrı bir şanda olan (KK 55/29) Hakîm Allah da bu hareket ve bereketi sever. Aslın fasıla, faslın asıla engel çengel olması gibi bir donma ve tıkanma yoktur. Bu konudaki tartışmalar, beşer idrâkinin takıntılarıdır. Yâ Selâm!.

                                                                                                          Mustafa Özdamar

BU DA GEÇER YÂHU

Neler geldi neler geçti felekten! (K)ömür yüklü deve geçti elekten!. Geçer mi geçeeeer geçer!.. Hımmmm hım!

Ambu da geçer mi hocam? O da geçer, bu da geçer, ahanda şu da geçer gurban! Valla da geçer billâ da geçer yâhu! Geçmeyen göçmeyen ne varki şu yalan dünyada!

Ay geçeeer, yıl geçeer, ömür geçer!

Ayılıp bayıldığın gül çehre sîmâlar geçer!

Can geçer, cânan biçer, cihan göçer!

Deli gönül uslanırsa vazgeçer!

Koca Neyzen’nin de dediği gibi:

            İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,

            Nefsini kurtaragör masyâd-ı mâfîhâdan!

            Niyyeti- hılkatı bul aşk-ı cihân arâdan!

            Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru dâvâdan,

            Utanır, gayret-i ğufrânla cehennem de geçer!

Şu dünyanın yalanından dolanından ders alarak sanallık serâbını -varoluşsallığın îzâfîliğini- doğru okuyabildinse;

Kendini yalan ve yaman dünyanın tuzaklarından koruyup kollamaya bak!

Hılkatın niyetini -yaratma hıkmetini- cihânı süsleyip püsleyen aşkda bul!

Önü de sonu da yoğluk olan bu kuru dâvâdan

Utanır da, rahmetinin merhametinin lütfunun ihsânının önü sonu ve sınırı olmayan Ğafûr ve Ğaffâr Allah’ın gayretiyle cehennem de geçer!

Essahtan geçer mi?

Geçeeeer! O da geçer bu da geçer yâhu! Yâ Selâm!.

Mustafa Özdamar

DERMAN HEKİM RİKKATİ

Allah’ın Sevgilisi (Habîbullah), insanlığın Efendisi (Seyyid’ül beşer), âlemlere rahmet Hazreti Ahmed Muhammed Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin naz ve niyazlarıdır:

Allahım, nefsimin şerlerinden, amellerimin seyyiâtından Sana sığınırım!

Allahım, nefsimden ve amellerimden gelen ve gelecek olan her türlü şerden Sana sığınırım!.

Allahım, mahlûkatından gelen ve gelecek olan her türlü şerden Sana sığınırım!..

Habîb-i Edîb-i Hüdâ’nın (Allahın edebli iffetli ismetli sevgilisinin) bu naz ve niyaz deryâsının dalgıçlarından olan Üftâde Hazretlerinin Bursa Hisar Câmiinde îrad ettiği dört hutbeden birinin konusu, illâki “El hazer’ül hazer!: Tam uyanıklık tam takvâ her an huzurda olmaklığı yaşamak!”. Kısacası gayretullaha dokunacak kaçamaklardan kaçınmak temasını vurguladığı için, Hazretin şehzâdesi, hem bel hem yol oğlu bir gün:

– Siz de hazer eder misiniz Sultânım Baba? diye sorunca, Üftâde Hazretleri, şöyle bir irkilerek:

– Elbet oğul, elbet! Tabii ki hazer ederiz, der ve devam eder: Bu cân bu tende olduğu sürece Habîb-i Kibriyâ Hazretleri dahi hazer etmişlerdir. Biz nasıl hazer etmeziz! Ederiz elbet oğul, ederiz! Gayretullaha dokunan her şeyden soooon derece hazer ederiz. Kaçınırız.

***

Gayretullaha dokunan kaçamaklardan kaçınmak vefâdır, verâdır, vekardır. Derman Hekim Hazretlerine göre: Gayretullaha dokundu demek; Allah’ın kanunlarına riâyet hudûdunu aşmak demektir. (Sırlar 5/60) Bu çok ağır bir ârızadır. Gayretullaha dokunan kaçamaklar mahlûkatın gayretine de dokunur! Mahlûkatın gayretine dokunan şeyler de Allah’ın gayretine dokunur, zîra ezâdır, cefâdır, vefâsızlıktır.

Allah Şâfî’dir, şifâyı sever, ezâ istemez. Allah Vâfî’dir, vefâyı sever, cefâ istemez. Allah Vakûr’dur, vekârı sever, yinliceklik ve kaçamak istemez. Bu özelliklerin dışına taşan ezâ cefâ ve vefâsızlık arzdan arşa her şeyde incelerin incesi bir ihtizaz başlatır. Her şeyi titretir. Bu ihtizazın bu titreşimin ifâdesi yoktur; söz devesi bu yükü taşıyamaz!

Gayretullahı Allah’ın kıskançlığı diye tercüme ederler. Tatlı ve tutarlı bir tercüme değil bu. Her şeyin tek ve mutlak sâhibi olan Mennân Allah, kimden neyi ve niye sakınıp kıskansın ki böyle tercüme ederler, anlaşılır gibi değil! Ammâ, muammâ şu ki hani çok yanık bir türkümüz var ya, gönül gözlüm, seni… elden ilden! esen yelden!. her şeylerden!.. sakınırım kıskanırım gibilerden bir türkümüz var ya! Bu temayı en iffetli en yanık bu türkü işliyor yine de işte!

Kul sakınır, kıskanır! Ezelî takdirin âşık olduğu gayretin taşmasıdır bu!

Gayreti taşan kulun nevri döner! Nevri dönenin kimyası değişir, nûru nâra (ateşe) dönüşür. Bu dönme ve dönüşme garibin yüreğini yakar! Bu yürek yangını, kula kuldan yakîn olan Hannân Allah’ın gayretine dokunur! Bu dokunma arzdan arşa, arşdan arza her şeyleri inim inim inletir, tirim tirim titretir!

Tekrarı olmayan tecellîlerin harmanında “kanunlarına riâyet hudûdunu aşmak”tan Sana sığınırım yâ Rab!.

Yâ müfettih’al ebvâb; iftah lenâ hayr’el bâb!

Ey kapılar açan; bize hayırlı bir kapı aç!

Aç ki, her an her şânda Sende Sana açılalım ve “kanunlarına riâyet hudûdunu aşmak” kaçamaklarından kaçınalım! Yâ Selâm!.

                                                                                                                                                              Mustafa Özdamar

HAŞERÂT VE HAZERÂT

Hem kendi milletine hem de çok ezilmiş üzülmüş, yerlerinden yurtlarından edilmiş garîban Suriye halkına musallat edilen haşerâtı etkisiz hâle getirmek için çalışıp çabalayan insanların cümlesi hazerâttır.

Haşerâtla mücâdele zorunlu ve kaçınılmaz bir işlemdir. Bu tür savaşımlarda ipe sapa gelmez saçma sapan söylemlerle eylem yapmak kadar duygusallığın seline kapılarak çer çöp olmak da aynısı olmasa bile benzer ölçülerde marazî (hastalıklı, sağlıksız) bir tepkidir.

Herkes kendince bir tepki verir; hasta hastalıklı usta ustalıklı bir tepki verir. İnsanın da diğer yaratıkların da tabiatının gereği budur. Bu tamam da… İnsanın üstüne vazife olan bir şey var: Mağdurlara ve mazlumlara, daha ince bir ifâde ile masumlara kol kanat germek, onları korumak ve kollamak! Hastalıklı tepkiler karşısında ustalıklı tepki ve tedbirleri öne almak!. Çâresizliğin içinden çâre çıkarmaya çalışıp çabalamak!.. Haşerât karşısında Hazır ve Hızır olmak!… Hazerât olmak budur.

Bizim gönül coğrafyamızda, Ziya Paşa’nın: Haddini bilmeyeni etmeli nush ile tekdîr / Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir! mısralarında özetlendiği gibi, eve barka, yurda yuvaya, dağa bağa, tarlaya tapana musallat olan haşerât, önce uygun bir dil ve engin bir gönülle uyarılır, îkaz edilir. Bu uyarıya karşı uyarlı ve duyarlı, olumlu ve dolumlu uygun bir tepki gelmezse, yapacak başka bir şey kalmadığı için zorunlu ve son çâre olarak çoğulun yararına imhâ edilir.

Çok çelebi bir ülke şimdilerde Türkiye, yeni Türkiye! Haklılara haklarını haksızlara müstehaklarını vermeyi, haddini hududunu aşan haksızlığa taşanlara haddini hududunu bildirmeyi ilke edinen yeni Türkiye, bu uyarma ve uyandırma işlemiyle uğraştı yıllarca. Şimdi son çâre gereğini yapıyor. Daha ne yapsın a? Yâ Selâm!

 

Mustafa ÖZDAMAR

KOBAYLAR VE KOVBOYLAR

Avrupa Sömürgenliğinin uzantısı olan Amerikan saldırganlığı, masum ve mağdur kızıl ve kara derili insanları sömüre sömüre öylesine semirdi ki; bu doymaz canavarlık iştihâsı içinde üzerinde yaşadığımız gezegenin tamamını kemirmeye başladı. Postmodern eşkiyalığın daniskası olan bu kepâzeliğe kobaylık eden zararlı ve zavallı terör medyumları kendilerini taşeron olarak kullanan bu kemirgen ve sömürgen kovboyların mezeleri olduklarının farkında olmayabilirler. Bu berbat durum, sosyal, siyasal ve ekonomik bir hastalıktır. İnsan olma ve insan kalma bilincini kaybetmeyen mâkullerin bu rezâlete karşı ortak bir çözüm üretmeleri insanlık şartı değil mi? En azından kesinkes insanlık şartı! Büyük insanlık âilesi bu salgın saldırganlığa karşı duyarsız kalamaz, kalmamalıdır. Bu duyarsızlık buz gibi donmak olur. Bu donma soğukluğu garibanı hem çok üşütür hem de çoook üzer. Sorumsuz kovboyların terbiyesi ve ne halt ettiklerinin farkına varamayacak kadar uyuşturulan kobayların tedâvisi için bu hayırlı işe taraf olanların öncelikle birleşmeleri ve birlikte hareket etmeleri gerekmez mi, gerekir! Bu da insanlık şartı!

Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayı ve hayatın hem bu yakasında hem öte yakasında her şeye ve herkese yararlı olmayı esas alan bizim gönül coğrafyamızda bu bağlamda şöyle bir ilke var. El, dil ve gönül birliği diyebileceğimiz bu ilkenin açılımı şöyle ifade edilir:

  1. Sosyal, siyasal ve ekonomik kirlenmenin neticesi olan kötülüğü (seyyiâtı) ilk planda ve öncelikle devlet eliyle önlemeye çalışmak; haklılara haklarını, haksızlara müstahaklarını vererek herkese haddini hudûdunu bildirmek; saf düzenine dikkat etmeyenleri hizaya getirmek, devlet farzıdır.
  2. Toplumu uyarmak, insanları iyiye güzele ve doğruya uyandırmak, hasenât ve seyyiât bağlamında aydınlatmak, diri ve canlı tutmak, alımlı ve olumlu yönde motive etmek, ulemânın-âlimlerin, akademisyenlerin ve medya erbâbının farzıdır.
  3. Elinden ve dilinden birşey gelmeyen gariban halkın, sâde ve samimi insanların üstüne vazife olan işlem, maddî-mânevî tam gönül tepki vermektir.

Devlete, millete, ümmete ve insanlığa zarar veren mücrimlere karşı Türkiye, el, dil ve gönül birliği içerisinde sosyal, siyasal ve ekonomik seyyiâtın hasenâta tebdili için uğraşıyor. Zavallı kobayların şahsında muzırlığın finansörü olan oportünist ve emperyalist kovboyları tokatlıyor. Bu durum kovboyların terbiyesi ve kobayların tedâvisi için yapılan zorunlu bir iyileştirme işlemidir. Bu zorunlu işlem, sizler de pekâlâ biliyorsunuz ki Ekrâtler (Kürtler) ile Etrâtler (Türkler)in savaşımı değildir gurban. Her ilaç biraz acıdır, acıtır ama neticesi tatlıdır. “Elinden gelen şeyi dirîğ etme gedâlardan!”

 Mustafa ÖZDAMAR

                                                                                                                

Herkes o Hak olan mutlaktan bir nasip taşır

Sufiler üzerine çalışmalarıyla tanınan Mustafa Özdamar, geçtiğimiz haftalarda Radyo İstanbul Ajansı’nın Nesrin Özlek tarafından hazırlanıp sunulan ‘Ayan Beyan İstanbul’ programının konukları arasındaydı. Özdamar, Hz. Peygamber’in ve onun vekili olan evliyanın bakış açısından ve duruşundan yola çıkarak ‘muhalefet’ kavramını yeniden tanımladı. Zıtların birbiriyle kaim olarak kavrandığı geniş bakış açısının muhalif bakış açısı olduğunu, bunun da ‘üzerine vazife olanı yapmanın’ en azından yarısı olduğunu ifade etti. Bunun için öncelikle, tahrif ettiğimiz, çarpıttığımız diğer bazı kavramları ayetlere, hadislere ve tasavvuf ıstılahatına başvurarak, kendi tabiriyle ‘yerli yerine oturttu’.

“Elhamdülillah”

Read more “Herkes o Hak olan mutlaktan bir nasip taşır”

Ne yapacaksan yap ama kızmadan yap!

Mustafa Özdamar, maneviyat dünyamızda iz bırakanlar üzerinde çalışmış, Kırk Kandil Yayınları’nı kurmuş muhterem bir yazarımız. Kendilerinin Süleyman Efendi Hazretleri’ni anlatan kitaplarını okudum. Kendileriyle Üsküdar’da Selim Ağa Kütüphanesi’nde güzel bir mülakat gerçekleştirmiş ve ilk bölümünü yayınlamıştık. Söyleşinin ikinci bölümünü de istifadenize sunuyoruz.

Read more “Ne yapacaksan yap ama kızmadan yap!”