RAHMÂN’IN ELİNE DÜŞER SADAKA

Evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorları içinde dönüp dolaşan hārikalar karşısında hayrete giren melekler, Hak Teâla’ya rûzigârdan daha güçlü, daha hızlı bir şey yarattın mı yâ Rab? diye sorarlar. Şöyle cevab verir Hak Teâlâ meleklere: Sağ eliyle verdiğini sol eline bile göstermeyen sadaka erbâbı mü’minler yarattım! (F 2/240)

İnsanın kendinden bile gizleyebildiği şeydir sadaka yiğitliği fütüvvet! Reklamcıl davranışlar riyâdır! Rüyânın bile illâki bir fayda ve paydası olur ama riyânın hiç kimseye hayrı dokunmaz!

İyiliğe daha lâyık konumda bulunanlar, ilk plânda kendisine yakın (akraba)lar değil mi efendim? diyen kimseye Şeyh Ebûl Abbas Üreynî, hiç duraksamadan, hemen ânında: Evet, elbet, tabii ama, Allah’a yakın (akraba) olanlar! diye cevab vermiş.

Allah’a yakın olanların işine gücüne riyâ ve şübheli şeyler karışmaz! Allah’ın akrabaları, kendi meclislerinde hiç kimsenin alenen ya da gıyâbında incinmesine ve incitilmesine fırsat vermez! Allah adamlığı, Allah yiğitliği fütüvvet denilen nezâhet budur!

Sağ elin verdiğinden sol elin haberdar olmaması mahremiyeti, bu özellik ve güzellikleri koklatır insana. Her bitkinin, her çiçeğin râyihasını saldığı ve sunduğu ya da râyihasını salmadığı sakladığı anlar vardır! Ân-ı dâimin cilveleri olan bu mahrem anları kollayıp koklamayan, Rahmânî râyihayı koklayamaz! Bu anları koklamak, o anların mahremiyetine karşı iffetli nezâhetli, nezâfetli ve nezâketli olmayı kaçınılmaz kılar! Arzu kulluğu ve ağır ağır, yiğir yiğir bencillik kokan nefsâniyet pulluğu ile olmaz bu işler!

Nefsânî arzu kulluğundan soyunup dökünerek ruhânî aşk şevk, zevk idrâki ve Muhammedî neş’e yiğitliğiyle koklanır bu Rahmânî râyiha!

Sağ eliyle verdiğini sol eline bile göstermeme ihlâsı da ancak böyle gerçekleşir!

Bu tarz ve tavır ikliminde, bu berrak gönül bolluğunda, bu haz ve hızla verilebilen sadaka, daha alanın eline ulaşmadan Rahmân’ın eline düşer! Az sadaka çooook belâ savar! Sadaka ömrü bereketlendirir!.. buyurur Habîb-i Hüdâ Efendimiz Aleyhisselâm.

Haz kelimesi, bilindik anlamıyla birlikte nasib ve pay anlamına gelen Kur’anî bir kavramdır! En berrak, en derin ve en yüksek haz da nasibtir zâten! Bu nasib, özge nasib! Hiç bir haz bu nasib kadar olumlu ve dolumlu doyumlu haz vermez insana!

Sadakanın haz ve hızı, çooook özge bir haz ve hız! Genelde hiçbir haz ve hız bu haz ve hıza denk değildir!

Kur’an’da, açıklanmış anlamına gelen Fussilet Sûresinde (KK 41/34-35) şöyle bir âyet var bu konuda: İyilikle kötülük bir olmaz, olamaz ama, sen her şeye rağmen kötülüğü iyilikle savmaya çalış! Düşmanlığı dostluğa dönüştürür bu tavır! Eğer bunu yapabilirsen, bir de bakarsın ki, daha önce düşman olanlar dost olur sana! Çok önemli çok değerli bir tavır bu fakat, bunu ancak hazz-ı azîm sahibi sabırlılar bu bağlamda payları büyük olanlar başarabilir!

Bu sohbet ve muhabbetin ilk paragrafında arzettiğim hadîs-i şerifin daha detaylı şekli şöyledir:

Yeryüzü yaratıldığı günlerde sallanmaya başlamış. Bunun üzerine Hazreti Allah dağları yaratarak, onları yeryüzünün üstüne yerleştirince yeryüzü sakinleşmiş durmuş.

Dağların gücü karşısında hayrete giren melekler: Dağlardan daha güçlü bir şey yarattın mı yâ Rab? diye sormuşlar. Hazreti Allah da: Evet, demiri yarattım! buyurmuş.

Bu süal ve cevab faslı şöyle devam etmiş: Demirden daha güçlüsünü yarattın mı yâ Rab?

Evet, ateşi!

Ateşten daha güçlüsünü yarattın mı yâ Rab?

Evet suyu!

Sudan daha güçlüsünü yarattın mı yâ Rab?

Evet rûzigârı!

Melekler, rûzigârdan daha güçlüsünü yarattın mı yâ Rab? diye sorunca, Hakk celle ve alâ, evet, buyurmuş; sağ elinin verdiğini sol eli duymayan âdemoğlunu yarattım! (F 9/120)

Kavl-i Peygamberîdir: Sadaka Rahmân’ın eline düşer! Ünlü Fütûhâtında bu bağlamda şöyle söyler Şeyhülekber: Kim güzel ahlâk sahibiyse, farkında olmasa bile Allah’dan gelen bir şeriat üzeredir! Ve kıyâmetde tek başına bir ümmet olarak dirilir! (F 9/421)

Denizli’de bir anne, İslâmbol Ayvansaraylı sāliha Sevim Anne, Cerrâhî hattat Erol Baba’nın halîlesi Sevim Anne; biz yola çıkarken bir şey söylemişti: Yolda yolculukta, her hâlükârda sadâkatinizin zekâtı kabîlinden bi kıymık da olsa sadaka verin! Yol boylarında rızkını kollayan garîbandan bir liralık bir su bile alsanız, o bile bir sadakadır!

Sâdıkların amelidir sadaka / Sālihlerin sulh vergisi sadaka / Habîbullah buyurmuş ve duyurmuş / Rahmânın eline düşer sadaka!

Gönlünüz bol olsun eliniz açık / Cennetin kapısı cömerde açık / Bunu zevk etmeyen akıllar kaçık / Rahmânın eline düşer sadaka!

Ve emme’s sâile felâ tenher / Sâili azarlamak Allah’ı üzer / Nobranlık garibin boynunu büker / Rahmânın eline düşer sadaka!

Merd ve cömerd olmak bu işin özü / Sana bakıyorsa garîban gözü / Ver kurtuldur bizim Erhan’ın sözü / Rahmânın eline düşer sadaka!

Yâ Selâm!.

Mustafa Özdamar

2 Mayıs 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

EŞ’ŞEYTAN ZUHÛRU NEGATİF FORMAT

Heeeer şeyleri yerli yerince yapan çatan, kat kat yarattığı yerleri ve gökleri, birrr birinin aynı olmayan renkler dekorlar ve figürlerle donatan Ahad Samed, Şârî Bârî Teâlâ, Azâzil’i Âdem’den önce yaratmış!

Nârdan yaratılan Azâzil, nûrdan yaratılan meleklerin hocasıymış o demlerde! Soooonra, bize görelik mantığı söylemiyle soooonra, herhaldeki halîfe adayı olan Âdem’in zuhûru evresinde bir veya bin hıkmetle Azâzillikten azledilmiş, İblislik teblis edilmiş Azâzil’e! Susmaya mecbur olmuş!

Sonra, yine bize görelik mantığı söylemiyle sonra, metaforik bir ifâdeyle Hakîm Allah’ın sevdiği şeye ta’n ettiği için, kovulmuş Şeytan denilmiş kendisine! Ondan sonra da görünmeyen görüntüde negatif muhtevânın profeti olmuş âdeta hep, Hıkmet-i Hüdâ!

Bunlar, râviyân-ı ahbâr ve nâkılân-ı âsâr hazerâtının ehline helâl, ehli olmayana haram olan mahrem muhtevâdan alıntı veya çalıntı kabilinden çıkarımlar olsa gerektir!

Çok özel çok güzel çözümlemiş Yûnus Hazretleri bu mahrem muhtevâyı, şu beytiyle:

İblis ü âdem kim olur ki azdıra yahut aza / Bu cümlesi eyü yavuz kamusun andan tutarım!

Ehline erbâbına helâl, ehli ve erbâbı olmayanlara –ülil erbâb olmayanlara- haram olan mahrem muhtevânın çözümsüzlüğü içerisinde, İblis azdı ve Âdem’i de azdırdı, denir ya hani! Hakîkatde İblis ve Âdem kim ola ve ne ola ki, biri aza, diğerini de azdıra! İyi ve kötü –hayır ve şer- her şeyi O’ndan bilirim ben! diyor Yûnus Hazretleri! Bütün mahrem muhtevâların hazînedârı olan Habîbullah Hazretlerinin, Cibril hadîsinde Hazreti Cibril’e söylediğini söylüyor Yûnus: Hayrihi ve şerrihi minallahi Teâlâ!

Lâhûtî mantık muhtevâsının bize dönük yüzünden, düz mantık düzleminden bakarsanız, zıtların âhenginde dönen bu devrânda, ne hıkmetse; birbirine muhtâc ve müştâk olan zıtlar, birbirini bâzen iter kakar, söver sayar; bazen de çeker sarar sarmalar, sever sayar! Böyle garib ve gizemli bir nicelik veya nitelik taşır meşreb farkı nedense, Hıkmet-i Hüdâ!

Hıkmetinden süal olunmayan Hakîm Allah’ın çözümsüz cilve-i Rabbânîsi bu! Ârif olan anlar ve banlar ki – sesli ya da sessiz, sözlü ya da sözsüz bangır bangır söyler ki-; her şeyleri yerli yerince yapan çatan Bârî Teâlâ’nın emir ve murâdı bağlamında dönüp ağan âlemlerde ve alemlerde abes diye bir şey yok! Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

“Er’Rahmân tecellisi olumlu format” yazımızda, şeytânî negatif tavır bağlamında esip savururken: Şeytanın da, Gufrânîlerin Gufrânîliğini tartıp tarmalamak veya tırmıklamak gibi çok gizemli bir işi var elbette ammaaaa, bu çok özge bir muamma! Bu başka bir bahis! Yeri ve zamanı gelince onu da yazar ve çizeriz mukadderse, inşallah… Allah adâlet ve ihsânı emreder! demiştik ya!

Bugün, şu an ve demde o bahis gündemde!

Bu bahis, Hakîm Allah’ın süal olunmaz hıkmetleri bağlamında zuhûr eden varlığın özünü, özümlemeyi ve imkân dâhilinde çözümlemeyi gerektiren karmaşık bir bahistir.

Hakîm Allah’ın emri ve murâdı bağlamında kelâm etmeye özen gösteren ehlullah hazerâtı – Allah adamları- bazen açıktan derler, bazen de hafiyyen söyler ve söylemek isterler ki; mahlûkâtı istihkâr kalbin cinayetidir! Azıcık daha ayrıntılı bir söylemle; cümle yaradılmışa bir göz ile bakmamak, kafanın kalbin, gönlün ve zihnin cinayetidir! Olası şey değil bu!, neüzübillah, olası şey olası mey değil bu!

Arş-ı Rahmân olan gönüllerimize şavkıyan bu pozitif aydınlık içinde düşünebilirsek; Er’Rahmân’ın negatif kutbu olan Eş’Şeytan’ın Gufrânîliğin Gufrânîliğini tartıp tarmalaması işlemini azıcık anlar gibi olabiliriz! Er’Rahmân’ın pozitif kutbu El-Gufrân’dır! Gufrân bağışlar ama Şeytan bağışlamaz!

Nasıl yâni derseniz eğer, asılı nasılı şudur derler, aklını ve aşkını doğru dürüst kullanabilen bilgeler: Zıtlar birbirinin gecesi ve gündüzü gibidir! Necib Fazıl’ca bir söylemle gündüz geceye muhtâc, gece gündüze müştâkdır! Hakk’dan halka, halkdan hakka açılan yollarda iki gümrük kapısı vardır: Gufrânî kapı, Şeytânî kapı! Gufrânîler de Şeytânîler de bu iki kapıdan vize almak zorundalar! Böyle çalışıyor lâhûtî sistem! Gufrânî kapılarda rahmet ve mağfiret, Şeytânî kapılarda zahmet ve hiddet vardır! Gufrânî kapılardan geçmek kolaydır, ama, Şeytânî kapılardan geçmek sanıldığı kadar kolay değildir, hattâ çooook zordur! İki kapının da raporunu dikkate alır Rahmân!

Niye biliyor musunuz? Söz gelimi kimlik ve bagaj kontrolünde; kalû belâ’dan beri, insan müslim, mü’min muvahhid, âşık sâdık gözüküyorsunuz ve bagajlarınızda bir yığın emel ve ameliniz var! Önceler öncesi Azazil, sonraların sonrası İblis ve Şeytan üniformasıyla görev yapan Yaver Paşa; ne kadar insan ve müslim, ne kadar mü’min ve muvahhid, ne kadar âşık ve sâdık olduğunuza bakıyor, emel ve amellerinizin kalite ve kantitelerine; sağlam ve salih olup olmadıklarına bakıyor, ona göre işlem yapıyor! Gufrânîlerin Gufrânîliğini tartıp tarmalaması denilen şey budur! Bozuk çözük, çürük çarık emel ve amele vize vermezler! Böyle bir işlemde bi olumsuzluk var mı? Yok! Âlemlerde ve alemlerde abes bir şey yok denilen mahrem muhtevâ bu olsa gerektir. İki menfiden bir müsbet çıkarımı da budur! Evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorlarında dönüp dolaşan her şeyin böyle bir yan ve yönü illâ ki var billâki var!

Derkenar dedikodularla hamhum şaralob etmek hüner değildir! Varlığın özünü özümleyip çözümlemek özge hünerdir! Ona mârifet derler! Yûnuslama bir dalışla; şerîat tarîkat yoldur varana, hakîkat mârifet andan içeru dalabilen ulaşır bu mârifetin derûnuna!

Negatife dahi pozitif bakma denilen hoş bakış ve akış, âlî hünerdir! Bu âlî hünere, Resûl-i zîşân ve nebiyy-i âl-i şân Hazretlerine tâbi olmakla ulaşılır!

Habîbullah Hazretlerine uymadan, onu duymadan yaşamadan, Muhammedleşme muhabbetiyle dolup taşmadan, ne insan olunur, ne mü’min, ne muvahhid ne de müslüman!

Eger ki, bu mahrem muhtevâyı özümleyip çözümleyemezseniz, ister Gufrânî kapılara ister Şeytânî kapılara varın, kimlik ve bagaj kontrolünden sonra, sonuç sağlam değilse, bağrı yanık, gönlü uyanık Anadolu Anaları tavrıyla Hadeeeeh oradan! deyiverirler insana! Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın gönlünde büngüldeyen mısralarla: “Muhabbetden Muhammed oldu hâsıl; Muhammedsiz muhabbetden ne hâsıl!” ola ki, kapıya gelmişsin yazık! diyebilirler insana!.

Âgâh ol insan kardeş âgah ol kendine!

Urumu Gırımı dolaşarak düşme kendi fendine!

Yâ Selââââm, yâ Selââm, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

30 Nisan 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

ER’RAHMÂN TECELLİSİ OLUMLU FORMAT

Kıyâmet kopuyor olsa bile, üstüne vazife olanı yapmaya çalış buyuran ve çooook gizemli bir gerçekliği vurgulayan Habîb-i Hüdâ doğrultusunda, her şeylere rağmen; kafayı kalbi, aklı fikri, gönlü ve zihni hep olumluya formatlamak ve zannı temiz tutmak esastır!

Karamsarlığın ve kötümserliğin hiç kimseye zerre kadar faydası yoktur! Çooook zararı vardır, hiç yararı yoktur! Hayatın artılar ve eksiler trafiği insanı çok yorar ve zorlar elbet ama; bu yorgunluk ve durgunluk içinde bile, çâresizlikten çâre çıkarma, zahmetten rahmet sağma ve kötülüğü iyilikle, iyimserlikle savma diye bir şey, bir çözüm illâki vardır!

Hayrihi ve şerrihi minallahi Teâlâ kanalına bağlı olan hayata, hoş bakarsan hoş açılımlar derûnunda doluyu görür, hayran olursun; boş bakarsan boş görür, boşluğa düşer, hüsrâna dalarsın! Karamsarlığa düşer kötümser olursun ki, bu çok ağır bir yanlıştır, yanılmadır, sağlıksız yan ve yönlere evrilip devrilip yamulmadır! Kıyâmetin koptuğunu ya da kopacağını kesin olarak bilsen bile, elindeki fidanı dikmeye çalış çabala, buyuran âhir zaman Habercisinin niyet gayret ve dirâyetine ters bir davranış olur bu!

Erdemsizlikte eriyen, edebsizlikte çürüyen, kakavanlıkta kokan kokuşan, câhillikte çakallaşan barbarlık içre boğuşan toplumun câhiliye devrinde bile, bozulan çözülen toplumsal bünyeyi derleyip toparlamaya, eğriden doğruya dönüştürmeye çalışıp çabalarken, en dar en zor durumlarda dahi hiç bir zaman, şu bitti bu tükendi, yapacak bir şey kalmadı, paydos deyip pes etmedi, evvel zaman ve âhir zaman Habercisi Habîb-i Hüdâ!

Karamsarlık ve kötümserlik kör küfür karanlığının uzantısı bir kaos veya kâbustur! Gemi battı, iş bitti tavrı sağlıklı bir duruş veya davranış değildir! Olumsuzluğa formatladığınız beyin olumsuzluğu çağırır! Potansiyel bir intihar girişimi olur bu! Batsanız bitseniz bile, hüsn-i zanla gitmeniz, ölümü dirime dönüştürür! Ölümsüzlük ikliminde âsûde bir bahara ulaştırır sizi!

Hoş bakış ve olumlu format bağlamında şunları söyler, insanlığın ve İslâmlığın tabîbi Habîb-i Hüdâ Hazretleri:

Doğru, dosdoğru  ve dürüst olun! Sağlıksız tarz ve tavırlardan uzak durun! Amacınıza ulaşabilmeniz için ılımlı ve olumlu olmaya özen gösterin! (Buhârî 12/429)  Olumlu formatı severim ben! (Tirmizî 3/175)

İnsanlık bitti, battı, insanlık öldü demek, son derece yanlış ve tehlikeli yaklaşımdır! İnsanların en helâk olanı ve onları en helâk edeni, insanlık bitti, insanlık öldü diyenin kendisidir! (Müslim 8/93)

Keşke keşki  tavrı şeytanın işine yarar, şeytan onunla, -keşki keşkeğiyle- oyalar seni! Keşkinin hiçbir faydası olmaz sana! (Müslim 8/142)

Hiç kimse kubh-i zanla –kötü ve kirli zanla- ölmesin! Güzel Allah’a güzel zanla gitmeye baksın! Sakın ola başka türlü gitmesin! (Müslim 8/401)

En faziletli ibâdet, – darlanmanın geçmesini, ferahlamanın gelmesini- ümid edip, çalışıp çabalayarak, üstüne vazife olanı yaparak sonucu beklemektir! (Tirmizî 6/158)

Allah’a hüsn-i zanda bulunmak, Allah’a güzel ibâdetler cümlesindendir! (Tirmizî 6/183)

İslâm uysaldır ve ancak uysallara yakışır! (Müsned 1/174)

Takdir imkan vermektir, zorlamak değildir! (Müsned 1/190)

Tedbir de Allah’ın takdiri olan şeylerdendir! (Müsned 1/199)

Alın size, her şeye rağmen olumlu bakış merkezinden olumlu ve ılımlı format spotları!

Evvel zaman ve âhir zaman Habercisi, âlemlere rahmet Hazreti Ahmed Muhammed Mustafâ Aleyhisselâm’ın Kitap ve Sünnet tavrı bu!

Ömrü boyunca her yerde ve her durumda doğal îtikafda olan, îtikafda ölen, îtikafda dirilen Muhammed Mehemmed Mehmet Akif Ersoy’un er soy söylemiyle:

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol  / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhâmı / Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı!

Habîb-i Hüdâ’dır Habîbullah tenli bedenli canlı Kur’an / Akif’in söylediği kitab, bu Kur’an Furkan!

Hoş bakış ve olumlu format bu işte!

Hoş bakış, hoş akış ve her şeye rağmen olumlu format, her durumda her şeyi rahmet merhamet şefkat ve muhabbetle saran bürüyen kuşatan ve kucaklayan Rahmânî bir tavırdır!  Her şeyde bir hayır arama gayretinin ifâdesiyle, pozitif tavır bu!

Genelde her an, her şeye olumsuz negatif bakış ve akış, şeytânî bir tavırdır!

 

Şeytanın da Gufrânîlerin Gufrânîliğini tartıp tarmalamak veya tırmıklamak gibi çok gizemli bir işi var elbette ammaaaa, bu çok özge bir muamma! Bu başka bir bahis! Yeri ve zamanı gelince onu da yazar ve çizeriz mukadderse, inşallah… Allah adâlet ve ihsânı emreder!

 

Rahmani bakış ve akışın Başbuğu olan Habîb-i Hüdâ Hazretleri, bir gün bir yerde: Ve ühibbü’l fe’l! Fe’li severim ben! buyurarak çooook inceler incesi, inciler incisi çok gizemli, çok değerli bir gerçekliği duyuruyorlar. Orada bulunanlar: Ve mâ’l fe’l? Fe’l nedir yâ Rasûlallah? diye soruyorlar. Habîb-i Hüdâ Hazretleri: El kelimetü’t tayyibe! Hoş söz, hoş kelime, temiz cümle, olumlu format! buyuruyorlar. (Tirmizî 3/175)

Habîbullah Hazretlerinin: “Kuzucağazım, yavrucağazım, gece gündüz her zaman, her durumda, gönlünde olumsuz duygular barındırma! İçinde ve dışında hiç kimse hakkında ve hiçbir konuda hinleme -olumsuz duygu ve düşünceler- bulundurma! Bu benim sünnetimdir! Eğer buna gücün yeterse, bunu yap!..” diye hitab ettiği Hazreti Enes’in rivâyetidir bu hadîs-i şerîf!

Eğer bunu, bu gönül ve zihin berraklığını başarabilirsen, dünyân da ukbân da benimle birlikte en âlâsından cennet olur sana, müjde ve mesajı da var bu olumlu formatın derûnunda!

Eğer Habîbullah Hazretlerini anlar gibi olabilse beşer; daha şimdiden en âlâsından cennete döner dönüşür dünya! Ve dünyalılar, belli bir topluluk değil, bütün dünyalılar çooook çok rahat eder!

İnanın ey insanlar inanın ve emin olun, evvel zaman ve âhir zaman profetinin ılımlı ve olumlu formatı bu: Kelime-i tayyibe! Herkesi ve her kesimi mutlu ve umutlu edecek olumlu bakış ve olumlu akış, bu Rahmânî tecelliye bağlıdır! Habîb-i Hüdâ şöyle duyuruyor bunu: Şomlukta ve şom bakışta, negatif olumsuz bakışta hayır yoktur; herkesin yararına olan pozitif tavır, ılımlı ve olumlu yom bakış ve akıştır.

Nübüvveti velâyetine, velâyeti nübüvvetine baskın olan evvel zaman ve âhir zaman Habercisinin olumlaması budur!

Yâ Selâm!..

Mustafa Özdamar

26 Nisan 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

ÖZELLİK GÜZELLİK SEVGİ VE SAYGI VERGİSİ BAC

Alırlar bizim orda / Tâ ezelden hüsne bac / Âdettir bizim burda / Sevdâ vergisi bac!

Bu mahrem mısralarda dile gelen muhtevâ, yâni bac, özellik güzellik ve sevdâ vergisidir! Nedir bu özellik güzellik ve sevdâ vergisinin ana kaynağı biliyor musunuz? Kelâm-ı Kerîm Mücâdele Sûresi!

İlim şehrinin kapısı, velâyetin tapusu, İmam Ali Mürtezâ anlatıyor:

Ey îman edenler! Peygamber ile gizli bir şey görüşeceğiniz zaman, bu görüşmeden önce bir miktar sadaka verin! (KK 58/12)  âyeti inince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana: Ne görüyorsun – ne diyorsun-, bir dinar mı? diye sordu: Ben de: Buna güçleri yetmez! dedim. Peki yarım dinar? diye sordu. Ona da güçleri yetmez! dedim. E peki ne kadar olsun? diye sordu. Ben de: Bir arpa! deyince: E sen de pek zâhidsin yâ Ali! buyurdu.

Bunun üzerine: Ürküttü mü bu sizi (KK 58/13) âyeti indi. Böylece Allah, benim yüzümden bu ümmetin yükünü hafifletti.

“Bir arpa” bir arpa tanesi ağırlığında altın anlamına geliyor. (Tirmizî 5/403)

Zekât ve sadaka, özel bir vergi türüdür. Vergi anlamına gelen bac da böyle sırlı bir sadakadır.

Özellik güzellik, sevmek ve sevilmek nimet-i uzmâdır ve her nimetin bir vergisi olsa gerek illâ ki!. Hakk Çalab buyurmuş, Habîbullah duyurmuş bunu! Bize de yaşayabildiğimiz kadar yaşamak ve terennüme taşımak düşer heralde e?

Çok şükranlar hep sana / Sen nimetsin, sen nimet / Şükür borcu ver bana  / Sen nimetsin, sen nimet!

Herkes muhabbete aç / Sevginin vergisi bac / Hadden efzûn ihtiyaç / Sen nimetsin, sen nimet!

Hep vera, vera vera / Tedbirde vera tura / Bereket verir kura / Sen nimetsin, sen nimet!

Yetmez buna bin şükür / Şükür Hakka teşekkür / Budur temiz tefekkür / Sen nimetsin, sen nimet!

Şükür, teşekkür ve tefekkür derken, bismillâhi vahdeh, elhamdülillâhi vahdeh hamd ü senâsı bağlarında salavât geldi gönlüme, salavât! Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âl-i seyyidina Muhammed sofrasında yer almanın özellik ve güzellik vergisi salavât! Allah ve melekleri, peygambere salât ederler! Ey îman edenler, siz de ona teslim-i tâm ile salât ü selâm edin! âyeti doğrultusunda; ömürde en az bir farz, senede bir vâcib, ayda bir sünnet; haftada bir müstehab, günde bir mendub, saatte bir mübah olan salavât!

En az diyorum size, en az; yoksa yetmez bu naz ve niyaz! İmam Ali’nin “bir arpa” ölçüsüne imtisalen söyledim bunu! Siz azaltmayın çoğaltın! Bakın ne diyor bu bağlamda Seyyid Seyfullah:

Dilde envâr-ı Hüdâdır salavât!

Hazreti Hakk’dan atādır salavât!

Gösterir sana cemâl-i Hakkı,

Sebeb-i seyre likādır salavât!

Zulmet-i kalb açılır ânın ile,

Gönüle nûr u ziyâdır salavât!

Görmeye iki cihânda elemi,

Siper-i derd ü belâdır salavât!

Hûri ğılmân ile cennetde sana,

Seyfîyâ zevk u safâdır salavât!

 

Allah’ın emri ve peygamberin kavli bu! Allah’a kul, peygambere ümmet olmanın, bu özellik ve güzelliğin vergisi bu! Adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselâmın şahsında avukatlar, danışmanlar, doktorlar ve ustalar gibi herkesi kapsar bu âyet!

Bu yârenliğe başlarken kalbimizden kalemimize inen mısralar, rûhâniyetlerine selâm olsun, Niyâzî Mısrî Hazretlerinin rûhâniyetleri ikliminden akıp gelen ikramlardır.

Bu ikrâmın kemâlini sunuyorum şimdi size! Rahmet mağfiret, lütuf ihsân olsun herkese, hepimize!

Ehlullah nutukları nutk-u beyzâdır! Ak, apak demektir beyzâ!

Nûr-u beyzâdır bu nutuk! Ak, apak, beyazın beyazı ak pak nûr!

Aşk, şevk, zevk idrâki, zevk irâdesi ve Muhammedî neş’e nûru bu nur!

Âfiyet sâfiyet olsun, buyurun birlikte zevk edelim bu nutku!

Hep güzeller arasında buldu hüsnün çün revâc

Cem olup uşşāk bir bir sana eyler ihtiyâc

Hüsn içinde bu ne şehlikdir ki şâhân-ı cihân

Can verirler yoluna ya kande kaldı taht ü tâc

Nice zahmetler çeker üftâdeler vaslın umup

Âkıbet dermân yerine derdini kıldın ilâc

Nimet-i vaslın atâ kılsan n’ola âşıklara

Hân-ı fazlından ne gider doysalar ger cümle ac

Ey Niyâzî iremezsin ölmeyince vaslına

Âdet oldur yâr ilinde cân alırlar hüsne bâc

 

Bütün güzellerin arasında en çok senin güzelliğin ilgi gördü, birinci oldun!

Âşıklar toplanarak hepsi de seni istiyor, sana ihtiyaç duyuyorlar!

Bu ne dayanılmaz bir güzellik ki, dünyanın bütün şahları, pâdişahları, bu güzellik uğrunda sâdece taht ve tâcı bırakmakla kalmıyor, canlarını da veriyorlar!

Senin uğrunda her şeyden vazgeçen gariban düşkünler, sana ulaşabilmek umuduyla nice zahmetler çekiyorlar!

Ama neticede sen, derman diye yine dertlerini ferman ediyor; “Sizin derdinizin ilâcı yine kendi derdinizdir! Devâ o derdin içindedir!” diyorsun!

Âşıklara bir vuslat ziyâfeti çeksen ve bütün açlar doysa, senin önü sonu olmayan fazl ü kereminden –saadet kaynağı ve benzersiz cömertlik– sofrandan ne eksilir ki!..

Ey Niyâzî! Ölmeden önce ölme diriliğine ulaşmadan kavuşamazsın o eşsiz güzele!

Eşi, benzeri, dengi olmayan o güzelin memleketinde, güzellik vergisi –veya başlık parası– yerine can alıyorlar. Âdet bu orada! Sen bu âdeti bozamazsın!

Sen senden geçmeden; benlik ve bencilik, bencillik dağlarını, aşk+şevk+zevk idrâki+zevk irâdesi ve Muhammedî neş’e ile delip deşip geçmeden; kendi iyreti-izâfi benliğini –nefsini– kırk elekte eleyip incelterek kırk imbikten geçmeden; halkıyyetinden Hakkıyyetine geçmeden göçmeden hicret etmeden olmaz bu…

Yâ Selâm!.

Mustafa Özdamar

22 Nisan 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

 

KÜRESEL ÎTİKAF

Bu sene üç aylar içinde başladı hıkmet-i Hüdâ îtikaf! Hem de küresel bir îtikaf! Sübhânallah!

Îtikaf nedir ve neye girer îtikafa insanlar? Birlikte düşünelim ve evvelâ erbâbına soralım bunu!

Hocaların Hocası Prof. Dr. Süleyman Uludağ Hocanın “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü”ne bakalım önce! Şunu söylüyor özetle Uludağ Hoca: Durmak, beklemek anlamına gelen îtikaf, ibâdet mahallerinden birinde, mâsivâdan uzaklaşarak, gönül evini her türlü kirlilikten aklamak, paklamak ve haklamaktır!

Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu’nun “Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü”nde çok hârika, çok bârika bilgiler var bu konuda. Şunu söylüyor Cebecioğlu o bağlarda, kendi gönlündeki tenhâlarda:

Îtikaf, ibâdet niyetiyle kulun kendini bir yerlere hapsetmesi anlamına gelen Arabca bir kelimedir. Kur’an’da dokuz yerde geçer. Muhyiddin Arabî, îtikafı şehvetin kontrol altına alınması için, nefse yaptırılan ekstra bir uygulama olarak değerlendirir! Îtikaf müstehabtır!

Bu bahiste meşhur fakih Hacı Zihni Efendi’ye göre ihlaslı bir îtikaf: Beni mağfiret etmedikçe bu kapıdan ayrılmam yâ Rab! demektir.”

Şeyh Muhibbî Safer Dal Efendi’nin “Tasavvuf Terimleri”nde yer alan öz bilgiler çok değerlidir. Bu öz bilgiler sofrasında şenlendiğim Ebû Osman Mağribî’ye göre; duygularını düşüncelerini ve davranışlarını Allah’ın emir ve murâdı doğrultusunda derleyip toparlayabilen herkes, kim ve nerede olursa olsun, devamlı îtikafta sayılır!

Bizim Hazreti Rabia’nın -Rabia Christine Brodbeck’in- çok hârika bârika bir makalesi var bu bağlamda: “Karantina değil, îtikaf!” diyor bu yazıda, tâ ezelden İslâmbollu Rabia!

Şeyh Muhibbî Safer Dal Efendi’nin tuhfesi bu Rabia! “Tozun Aşkı”nda, ben daha müslüman olmadan, önce namaza, müslüman olduktan sonra da, bize namaz mîrâcını hediye eden Habîbullah’a âşık oldum, diyen Rabia! Ne zaman ve nerde zuhûr ederse, herkesin ve her kesimin okuyup dokunması, herkesin kendi hayatına taşıması gereken bir makale bu.

Öz ve söz yumağı Hz. Rabia’nın ilk aşkı olan namaz mîrâcını tavaf ederken aklıma geldi. Refik-i Âlâ dostu Refik bey vardı; Üsküdar Kaymakamlığından emekli Refik Çelikkol! Namaz bağlamında şunu söylerdi: Hazreti Peygamber, kadrinin kıymetinin bilinmesi çok zor olan bu namaz mîrâcını ümmetine nasıl verdi, nasıl emânet etti hayret ediyorum, hayretim ve gayretim taşıyor! derdi.

Bizim manşet edindiğimiz doğal ve zorunlu küresel îtikaf, sıradan bir olay değildir! Dünya anfisinde büyük insanlık ailesinin tamamına verilen global bir derstir bu!

Geçmişten ibret almazsa kişi / Geleceği ibret olmaktır işi! demiş bilgeler. Bilgelerin, bilginlerin ve hükümet erbâbının önerdiği kurallara riâyet, farzdır vâcibtir sünnettir!

Bu doğal ve zorunlu küresel îtikaf, bizim aleyhimize değil lehimize gelişen bir süreçtir! Moral ve motivasyon bozmak ağır yanlıştır!

Rahman’a teslim olma ve şeytanı teslim alma gayretidir îtikaf! Şeytanla ve şeytancıl tavırlarla gezinip tozunmak değil, Rahman’la halvet etmektir îtikaf! Şeytancıl şamatalarla hamhum şaralob şarlatanlığından arınma çabasıdır îtikaf!

Allah’ın ve Ârifibillah olan zevât-ı kirâmın, bilgelerin, bilginlerin ve hükümet erbâbının ezâ cezâ görüntüsü veren işlemlerinin hedefi, eziyet değil meziyettir temizliktir. Mücâzat değil, mükâfattır!

Ârifibillâh Harputlu Kemâl Efendi şunu söylerdi her zaman: Hazreti Allah, kullarını ezip üzmek istemiyor, fakat kendilerine zarar veren tortulardan arıtmak için, arınmaya zorluyor onları bazen. Aleyhlerine değil kendi lehlerine bir durum bu! İnsanın uyarlı ve duyarlı olması için gerekli olan bir uyarma bu!

Ahsen-i takvimde yaratılan, esfel-i sâfiline indirilen insanın kendi kendisiyle yüzleşmesidir îtikaf! Nâmahreme haram, mahrem monolog sahnesinde kabuk beniyle özbeninin duruşmasıdır îtikaf! İnsanın kendinin kendine hasbî ve harbî itirafıdır îtikaf!

Bu günlerde, hemen hemen bütün dünya ve dünyalılar, kendi kendileriyle yüzleşiyorlar, bu doğal ve zorunlu global îtikafta, sübhânallah!

Sübhânallahi adede halkıhi! Cemâdat nebâtat, hayvânat insânat ve ötesi sayısınca Sübhânallah! Tekrarı olmayan tecelliler harmanında böylesi görülmüş değil! Sübhânallah!

 

Umarız ve dileriz, barbarlıktan uygarlığa döneriz! Umarız ve dileriz, kapı tokmaklarımızı yenileriz! Umarız ve dileriz, aklanma paklanma ve haklanma ortamlarında ar namus, iffet ismet, nezâfet nezâhet, nezâket ve zarâfet içre yenileniriz!.. Yâ Selâm!..

Derkenar : Ana okulunun sonlarında bir yavru, o çocukluk masumiyeti içerisinde annesine : Anneeee, demiş, bu Koroni müslüman galiba? Neye biliyor musun?
Hep müslümanlığın şeylerini söyletiyor ve yaptırıyor insanlara!
Sosyal mesafe ve temizlik diyor ya! Onlar işte müslümanlık değil mi?

 

Mustafa Özdamar

19 Nisan 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

ŞİİR VE ŞUUR ŞELÂLESİ

Koroni vesilesiyle küresel îtikafta olduğumuz şu günlerde, şiirin şuur yokuşlarında darlanıp zorlanan bizim Ersin Âmin; âmin ki âmin, İnci Okumuş’un “Aşkın Elif Hâli”nde rastladığı birkaç mısra üzerinden selâm ederek; İnci’nin muhtemelen Âşık Hüdâî dedesinden ödünç aldığı ya da esinlendiği mısranın kaynağına tapşırdı bizi; sağolsun sâlim olsun. Âlim olsun ârif olsun, âmil olsun kâmil olsun, Hızır yoldaşı, huzur hâldaşı olsun! Sözünü ettiği şiir ve şuur şelâlesi şu:

Gönül çalamazsan aşkın sazını / Ne perdeye dokun, ne teli incit / Eğer çekemezsen gülün nazını / Ne dikene dokun, ne gülü incit!

Bülbülü dinle ki gelesin cûşa / Karganın nâmesi gider mi hoşa / Meyvesiz ağacı sallama boşa / Ne yaprağını dök, ne dalı incit!

Bekle dost kapısın, sâdık dost isen / Gönüller tâmir et, ehl-i dil isen / Sevdâ sahrâsında Mecnûn değilsen / Ne Leylâ’yı çağır, ne çölü incit!

Rızâya râzı ol, Hakk’a kāilsen / Ara bul mürşidi, müşkilde isen / Hakîkat şehrine yolcu değilsen / Ne yolcuyu eğle, ne yolu incit!

Gel Hakk’dan ayrılma, Hakk’ı seversen / Nefsini ıslah et er oğlu ersen / Hüdâî incinir inciden versen / Ne kimseden incin, ne eli incit!

Âşık Hüdâî Hazretlerinin rûhâniyetlerine selâm, İnci ve Ersin’in gönüllerine selâmet ve melâmet olsun! Çooook hârika ve bârika bir şiir ve şuur şelâlesi bu!

Şiir, özgün bir şuur şarıltı ve parıltısıdır! Bu tür şarıltı ve parıltılar, insanı uyaran, uyandıran ve huzur-u Bârî’ye çağıran, asılda lâhûtî, fasılda nâsûtî bir cilvedir!

Şarıl şarıl akan ırmak / Ne güzeldir sana varmak / Senden sevgiliyi sormak / Ne güzeldir, ne güzeldir!

Bu dörtlük Mısrî Dede’nin rûhâniyetinin hediyesi, bir tür ödünç yâni Ersin! Aslında da faslında da her şeyimiz ödünç bizim! Bize âit bir şey yoktur, her şey Hazreti Allah’ındır! derdi hep, rahmetli Kemâl âbi, Harputlu Kemâl Efendi!

Algımız çalgımız, her şeyimiz, O’ndan O’na O’nundur!

Can emânet, ten emânet / Bunun bilinci selâmet / Hakk Çalab’la ahbab olmak / Bize yaraşan melâmet!

Bu melâmet içre birileri: Her şeyimiz O’ndan O’na O’nundur! Eyvallah da, O ve biz ayrımı ne ola, diye sorarsa bu dîvâne kula! Kul Dîvâne der veya demek ister ki: Cenâb-ı Hakk Tekvar, Cenâb-ı halk yokvar! O’ndan O’na O’nun bilmecesinin basit çözümü budur!

Çıplak Türkçeyle, yokun boku olmaz açısızlığında esip savuruyorum mahrem muhtevayı bazen ben; Kul Dîvâne pul dîvâne olarak olarak açılıp saçılıyorum! Bazen da yine bu ben, öyle darlanıp zorlanıyorum ki, açısızlığım ânında dar açıya dönüşüyor bu kez de tersinden esip savurmaya ve sövüp saymaya başlıyorum, min gayri haddin, haddim olmayarak! Tersinden ve düzünden esip savurma sanatı olan şiir de böyle bir şey! Sevdâ sahrâsında Mecnûn değilsen / Ne Leylâyı çağır, ne çölü incit! diyen Âşık Hüdâî Baba çooook yahşi söylemiş! Eyvallah, illâllah, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

18 Nisan 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

ŞİİR VE ŞUUR İKLİMİNDE KOZMİK DUYGULAR

Herkesin hepimizin hayatında bizi savuran kavuran çok mahrem anlar anılar vardır!
Bizden bize esip savuran kozmik duygu ve duyarlılıklarla başetmek epey zordur!
Kendinden kendine gelip giden insanı, hayatın hayhaylar ve heyheyler trafiğinde çok yoran bir zorlanma ve darlanma bu!
Kebedde yarattık insanı biz; darlanma ve zorlanma var insan çamurunun mayasında! anlamına gelen Beled 90/3 âyetinde sırlanan işâret bu olsa gerek! Yeryüzünde yüzyüze geleceği, kendi kendisiyle yüzleşeceği darlanma ve zorlanmalardan söz ediliyor bu âyetde! Asistan-ı azîzemin “Kendime Doğru” terapilerinde işlediği muhtevâ bu!
İnsana birden bire / Bin hâl gelir, bin hâl gider / Bunların cümlesi de / Pinhân gelir, pinhân gider! dedirten ahvâl bu!
Yaradan da yaradan / Ah vah etme yaradan / Bi hıkmetle hin hıkmetle / Böyle yapmış Yaradan!
Bu çok esrarlı ahvâl hengâmında Yaradana kafa tutma tavırları, insanın kendi tabiatını tahrib eden şaşkınlık ve taşkınlıkların uzantısıdır. Buyruğa kuyruk takma, çıkıntı, fırtma, anlamına gelen bu uzantıya fıkıh dilinde (zâl ile) zenb ve zünûb denir; terimsel olarak günâh dediğimiz şeydir ki o da sakınca, sakıncalı demektir. Argocası, halt etme jargonunun Arabcası!
Arabcası bu! Aynı kelime ve kavramın Rabcasını Arab bilmez Rab bilir! Rabcanın daha rafine hâli Allahcadır! Bu zenb ve zünûb kavramının Allahcasını Allah bilir; özgesi bilmez! Bu kozmik muhtevâ böyle uzaaaar gider! Kulun darlanıp zorlanması bundandır! Peygamberlere inen suhuflar ve kitaplar Allahca değil, vahiy meleği tarafından devrin peygamberinin diline çevrilmiş hâlidir! Bu hıkmetle som gerçekler bilinmez!
Bu gizemin farkına varan gönlü bol garîbânın:
Senden sana sığınırım Yaradan / Buyruğuna kuyruk takmak hoş değil / Celâlinden cemâline yâ Yezdân / Buyruğuna kuyruk takmak hoş değil!
Seni sende arayan bulur ancak / Budur Habîbine verdiğin sancak / Yoksa ki kim nerde nasıl bulacak / Buyruğuna kuyruk takmak hoş değil!
Hamd ü senâ baştan sona hep sana / Bismillâhi vahdeh sırrı ver bana / Erişelim Hâbîbinle hubbuna / Buyruğuna kuyruk takmak hoş değil! niyâzıyla elhamdülillâhi vahdeh etmek, vahdet etmek anlamına gelse gerekdir!
İç ve dış ilişkiler ağının odağında iç ve dış uzantılar bağlamında kendimle beraber kendime doğru seyrettiğim uzun ince yollarda, çoook darlanıp zorlandığım anlarda:
“Zindanındayım Yûsuf’un!” / “Ey aşkın elif hâli / dönülmez yollarda / dağlanmış bir ses bırak içime / seni bulduğum yerde durur / mecnun’un yitirdiği / ister göklere yükselt beni / ister girdaplara düşür yine!” diye yırtınan İnci Okumuş’un “Aşkın Elif Hâli”nde bir şimşek çaktı âniden, bir yıldırım düştü yüreğime:
“Sana aşkımın yoktur îzâhı!”
“Sevda sahrasında mecnun değilsen / ne leylâyı çağır ne çölü incit!” (1)
Bu îzahsızlığın derûnunda, senden sana uzanan uzun ince yollarda, umudu yeise yedirmeden giiit giit git! Lâ tagnetü vâhalarında sensiz sana varırsın oralarda ammaaa, muamma şu ki, o alana varmadan, varamadan hâlinde ve kālinde sevgiliye serenat yaparken illâ ki bir yırtınırsın:
Şıblî’nin Mansur’a attığı güldü / Yüreğime sapladığın kor hançer! / Teşekkürler, teşek-kürler, te – şek – kürrr!
Evvel zaman duyguları savrulur gider / İlkbahar rûzigârlarıyla / Âhir ömür duygularıdır zor olan / Karakış’ın zemherinin eşiği / Öyle sarar sarmalar ki insanı / Aman Allahım aman, aman Allahım aman!
Bundan ötesi söylenmez / Var mıdır diyeceği olan / Varsa söylesin ulan / Hemen şimdi söylesin / Hiç kimse ağlamasın ardımdan!
Kendiyle beraber kendinden kendine koşan insanın iç ve dış uzay seyrinin meteor veya metafor yağmurları bunlar! Kozmik alan yaralarının sancıları bunlar! Her alanda her hâlükârda “İllâ Aşk’la” diye ısrar ve sebat eden Adevviye Şeyda Karaslan, şöyle sarıp sarmalıyor bu kozmik yarayı: “Bazen fazlaca zorlanıp tamam her şey bitti, buraya kadarmış noktasına bile gelebiliyoruz ve işte tam bu noktada kalkıp yeniden, sıfırdan başlayabilmek, her şeye rağmen kendinde kalabilmek önemli oluyor.” (2)
“Her şeye rağmen kendinde kalabilmek” mârifeti, evhamdan arınmayı, Rahmâna teslim olarak şeytanı teslim almayı, Hakk’ın emir ve murâdı kavşaklarında âğâh olmayı, kısacası, kendi bağıl izâfî irâdesini Cenâb-ı Hakk Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerinin bağımsız mutlak irâdesine bağlamayı zorunlu kılan bir zülcelâli vel ikram cilvesidir! Hakk’da hak ve pak olmak ve “her şeye rağmen kendinde kalabilmek” bu olsa gerekdir!
Yâ Selâm!.
Mustafa Özdamar
14.4.2020
Dipnot 1- İnci Okumuş, Aşkın Elif Hali, Kumrum Yayınları, 2013
Dipnot 2- Adevviye Şeyda Karaslan, İllâ Aşk’la, Kırkkandil Yayınları 2018

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com

DEHRİN DEBBÛSÎLERİ

Hakir fakir bencağaz sürekli hep Koroni ya da Kurani deyip duruyorum, daha doğrusu durmuyorum hep aynı şeyi söylüyorum ya! Nedeni şu: Canlı bile olmadığı, canlılara tutunarak çoğaldığı söylenen bu gizemli varlık, bütün dünyayı istilâ ettiği anda, dünyayı sömüren ve semiren bütün barbarları ve barbarlıkları ânında zınk diye durdurdu! Sıradan bir olay değil bu! Birilerinin keyiflerinin kekâsı için yapılan edilen bir istilâ değil bu! Kemirgenlerin ve sömürgenlerin kendi dertlerine düşmeleri, mâsum ve mazlumların, çocukların kadınların üzerine yağdırdıkları kimyasallardan bile ümit kesmeleri sıradan bir olay değil!

Dehr’e sövüp saymayın, sataşmayın; O Allah’dır tarzında bir hadîs-i şerîf var. Derin mânâlı ve mahrem muhtevâlı bir söz bu! İnansanız da inanmasanız da, bi de bu balkondan bakın bu gizeme yâhu!

Evrenin ve devrânın çözümsüz gizem dekorları içerisinde dönüp dolaşan her şeyler, bu Dehr kavramının kapsamına girer; uyanın, uyanalım, uyansınlar ve utansınlar bütün insanlar!

Rabbenâ hep bana bencilliğinin çöplüklerinde tabiatın tabiatıyla tepişmek, akla ziyan, fikre ziyan, zikre ziyan bir tavır! Mümin münkir, müslim gavır herkes ortak bu tavırda!

Agalar beyler paşalar / Bu dereyi tez aşalar / Hakka hukûka koşalar / Hep berâber, hep berâber!

Hakları hukukları çiğnenen insanlar, mutlu olamazlar! Mutlu olamayan insanlar boş duramazlar! Çâresizlikten çâre çıkarma öyün savma adına illâ bir şeyler yaparlar! Tabiatın tabiatı, haklılara haklarını, haksızlara müstehaklarını vermeyi zorunlu kılar!

Haddini bilmeyene haddini bildirmek, kırk yetimi geydirip doyurmak derler büyükler!

Küresel bazda inanılmaz hızda haddini hudûdunu bilmeyen, herşeyi ve herkesi kendine tahsisli çerez bilen o kadar nâdan ve nobran var ki yeryüzünde! Dehrin Debbûsîleri olan Koroni veya Kurani orduları, bu nahoş hadsizliğin hesâbını soruyor şimdilerde! Elinden ve dilinden bir şey gelmeyen, ahları arşa dayanan mutsuz mâsumlar mağdurlar ve mazlumlar adına!

Kemirgenlere ve sömürgenlere haddini bildiren Debbûsîlerin zorunlu kıldığı kurallar bağlamında şunu söylüyor bizim Müderris Salih Ekinci Hoca: Bu günlerde dışarı çıkmak haram!

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın bundan! Çooook doğru söylüyor Salih Hocam! Kitabına Sünnetine isâbetli bir söylem bu! Osmanlı bir söyleyişle: İfâdeyi merâm, muktezâyı hâle muvâfıktır! İktizâyı zaman muktezâyı hâle mutâbıktır!

Helâl ortamlarda helâl işler yapanda, kendiliğinden kalkar gider bu manda! Manda da neyin nesi demeyin, manda, kumanda, komut! “Zalûm ve cehûl” beşere çekidüzen vermeyi hedefleyen Debbûsîlerin direktifi bu! Debbûsî ne demek biliyor musunuz? Debbus, topuz, Debbûsî topuzlu demektir. İnsanlığın pîri Hazreti Mevlânâ Moğol istilâsı yıllarında Cengiz Han’ın topuzlu orduları için kullanmış bu kelimeyi. Hıkmet-i Hüdâ Cengiz’in ordularını çoktan sollayan Koroni’nin medyada yer alan görüntüsü de topuz çağrışımı veriyor!

Vaktiyle ağniya (zenginler, varsıllar), zekât, sadaka ve sosyal yardımlar konusunda ihmâl ve ihlâle düşünce, Hazreti Mevlânâ’ya:

– Efendim, ağniyâ, gariban hakkını gözetmez oldu! Varsıllar, yoksul hakkı olan zekât ve sadaka vergilerini vermez oldular!.. diye şikâyet etmişler.

İlim irfan, hıkmet ve zarâfet bilgesi Mevlânâ:

– Üzülmeyin, demiş, onlar kuddûsîlere (yoksul gariblere) kendiliklerinden, kendi rızalarıyla gönüllü olarak vermezlerse, debbûsîler (elleri topuzlu zorbalar) gelir, zorla şerle döve söve ellerinden alır!..

Hakîkaten de öyle olmuş. Bir süre sonra Moğollar gelmiş ve her tarafı talan etmiş.

Kıssadan hisse, hakir fakir bencağaz diyorum ki, sana verilen, sana edindirilen her şey illâ da senin değildir.

Sana verilen can, sana emânettir.

Sana verilen ten, sana emânettir.

Sana verilen hayat, sana emânettir.

Sana verilen mal mülk, çoluk çocuk sana emânettir.

Irz nâmus, iffet ve ismet hâriç sana verilen her şeyde başkalarının da hakkı vardır.

Mal benim diye istediğin gibi yiyip yutamazsın! Oburluk hakkın değildir! Keyfince yiyip yuttuğun lokmada bile, onu bulamayanın hakkı vardır!

Bedelini ödemiş de olsan, senin gözüken her şeyde başkalarının da hakkı vardır!

Bedelini ödüyorum diye elektrik, su, odun, kömür, doğalgaz vs. gibi ortak servetleri hoyratça kullanıp israf edemezsin. Aynı şeylerde bütün dünya halklarının hakları vardır.

Havayı kirletemezsin, sokağa çöp atamazsın, yola tüküremezsin. Onlarda herkesin hakları vardır.

Mal benim, para benim diye, istediğin gibi, doymayan kaprislerin ve iyileşmeyen komplekslerin doğrultusunda habire eşya değiştirip duramazsın. Senin attıklarında ve aldıklarında onların da hakları vardır.

Senin israfın, savurganlığın başkalarına kıtlık ve yokluk olarak yansır.

İşin aslının aslı, mal da senin değildir, mülk de senin değildir. Eğer meselenin kökünü kötmeğini kavrayabilirsen, emânetçiliğinin farkına varır ve ona göre davranırsın, emânete riayet eder ve gizli ihânete düşmezsin.

Sen bunları içinden gelerek içtenlikle yapmazsan, dışından zorlamalar gelir çatar o zaman.

Zor, şer ve kominal belâlar gelir çatar.

Debbûsîler gelir tepene biner.

Bu baş ağrısından kurtulabilmen için, evvelâ senin senliğinin, öz benliğinin farkına varman ve onu doğru dürüst hakkıyla yaşaman gerek.

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

12 Nisan 2020

www.kirkkandil.com

www.kitapyurdu.com 

www.dr.com.trden SATIN AL

KEKRE ZUHÛRAT İSTİHCÂN VE İSTİHSÂN

İstihcân, müstehcen kelimesinin köküdür mastarıdır. Arabca bir kelimedir: Kötü görme çirkin sayma, ayıblama anlamına gelir.

İstihsân, müstahsen kelimesinin masdarıdır. Arabca bir kelimedir: İyi görme, güzel sayma, hoş bakma anlamına gelir.

Biz, kendi hâlinde kekre bir özelliği olan bu zuhûratda:

Hiçbir şeyin îzâhı yok  / Bu bilmece herkese şok / Boş lâflara kafalar tok / Doğru eyle, doğru söyle!

Dünya fânîdir aldanma / Ukba bâkî yalan sanma / Nefsin iğvâsına kanma / Doğru eyle, doğru söyle!

Kitap ve Sünnetten şaşma / Sakın ola haddin aşma / Boşuna dökülüp taşma / Doğru eyle doğru söyle! harbiliği içerisinde, bazan istihcân, bazan istihsân bağlamında bir şeyler yazıp çizerek, artılara da eksilere de bir şeyler söylemeye çalışıyoruz, çalışacağız.

İçinde bulunduğumuz sınanma döneminin aktüalitesi bağlamında olumsuzluk yayan,  yalan dolan kalpazanlarıyla ilgili bir şeyler sormak istiyoruz halka! Bir anda bütün dünyayı teslim alan Korani bile bunlar kadar tehlikeli değil, inanın! Bu gâfil münkir, nankör münâfık madrabazlar, utanmadan arlanmadan, gariban halkın moraliyle nasıl oynarlar yâhu? Bu ne aymazlık, bu ne duyarsızlık be yâhu!  Pes valla pes diyesi geliyor insanın ammaaaa, duyarsızlara karşı duyarsızlık olur bu! Şimdi, zorumuz ve sorumuz şu:

Kendilerini bir bok sanan, vıcık vıcık gıcık, cılk cıvıklardan; Allah’dan korkmaz kuldan utanmaz kaypaklardan; ortalığa habire olumsuzluk virüsü salan cehâletin Hubel putu kalıntılarından, millet devlet ve insanlık adına bunlardan bi bok olur mu?

Karalamaya ve karamsar olmaya gerek yok, Hak Çalab dilerse, olur mu olur, vallah!  Fesübhânallah! Nasıl demeyin, isterseniz deyin, olur mu olur be yâhu!

Boka nisbetle tezek amberdir, derdi rahmetli İbrâhim Hakkı Konyalı Hoca!

Ortalığı çoook kokutan ve yiğir yiğir kirleten bu bok kalıntıları, aktif gerçeklik güneşinin altında kuruyunca, tezek olurlar bi işe yararlar yâhu! Olmaz diye bir şey yok!

Yâ Selâm!.

Mustafa Özdamar

12.04.2020

www.kirkkandil.com 

www.kitapyurdu.com  

www.dr.com.trden SATIN AL

HASRET VUSLAT SERENAT

Meramın hasret kesret bağlarında: Aldın yine, daldın yine, saldın yine deli gönül! Hasret, ââââh hasret! Kavruldun, savruldun, devrildin yine deli gönül, derdin ne filan fasıllarında yırtınırken, insanlığın pîri Hazreti Mevlânâ’nın vuslat şarkısı geldi gönül kulağıma Dîvân-ı Kebîr’inden:

Ak tennûrelerini kanat kanat savurarak şöyle terennüm ediyordu bu hasret ve vuslat temalarını Hüdâvendigâr Mevlânâ:

“Sema sırları sarayının eşiğine ulaşmak olası değil!

Yokluk ve yakîn âlemine merdiven dayamak mümkün değil!

-çarpınma, çırpınma, ağır âzem ol!-

Ârifin zannı mârifet göklerinde gezinmeye başlayınca,

Peşinden sökün eden binlerce ay ve yıldızın ona erişmesi imkânlı değil!

Mekân âleminin kızağına tuzağına takılıp kalan, lâ mekân âlemine kanat açamaz!

– Açar Hüdâvendigârım, açar! Hiç kimse kalmaz naçar! Ölmeden önce ölme diriliğinde kanatlanır uçar! diye düşünüyorum ben ama, siz de diyorsunuz ki-:

Mekke’ye varmak için Akka’ya varmak gerek önce! Durma, var git, olmayacak şeylerin peşine düşme zîra, ne ona ulaşabilirsin, ne buna!

Gönül definesine ulaşmak istiyorsan sus! Doğru yolu buluş definesine gönül varır ancak!”

Ahanda sana sancak! Deli gönüüüül, veli gönül! Uslan artık dîvâne gönül! Uslannnn ve hasrete yaslan yeter!

Sennnn, bismillâhi vahdeh, elhamdülillâhi vahdeh hamd ü senâsı bağlarında, aşk, şevk, zevk idrâki ve Muhammedî neş’e bağlamında hasret içre vuslata serenat yapabilirsen, cümle kesret sana hizmetkâr olur, gönül!

Valla da oluuuur, billâ da oluuuur, illâki olur gönül! Yeter ki Rahmânî balkondan bak âleme ve alemlere sen!

Sabânın sadâsında / Hayânın verasında / Aç kalbini âleme / Ne diyor âlem sana!

Kendine gel kendine / Üşme sayvan fendine / Her şey senden sanadır / Düşme şeytan pendine!

Uyanık ol, âgâh ol / Allah’ın rahmeti bol / Hak Çalab muînindir  / Mutî ol efendine!

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

8 Nisan 2020

www.kirkkandil.com 

www.kitapyurdu.com 

www.dr.com.trden SATIN AL