ŞÜKÜR VE TEŞEKKÜR

Merhaba Mustafa Bey,

2016 senesiydi. Okuma alışkanlığı kazanmak niyetindeydim fakat nereden başlayacağımı bilmiyordum. İlk yaptığım şey interneti açıp Allah dostlarına dair kitapları aramak olmuştu.  Karşıma çıkan ilk kitaplar da size ait eserlerdi. Sizi tanımıyordum, kitaplarınızı da ilk kez görüyordum. İçlerinde bildiğim isimler vardı… Fakat bir çoğunu tanımıyordum. Kitaplarınızın konsepti çok hoşuma gitmişti ve gözüme kestirdiğim 4-5 kitabınızı sipariş vermiştim. Okumaya yeni başlayan biri için kitaplarınızın dili çok akıcıydı, muhtevası itibarıyla da bir o kadar kıymetliydi nazarımda. Daha sonra diğer kitaplarınızı da aldım. Hepsinin kütüphanemde özel bir yeri vardır. Diyebilirim ki minik bir Mustafa Özdamar külliyatı oluşturdum kendi çapımda. Sonra hızımı alamadım ciddi bir kitap okuma alışkanlığı kazandım, elhamdülillah birçok kıymetli eser ile tanıştım şu güne kadar. Kitaplarınızın okuma alışkanlığımın başlangıcı olmasının yanında esas vesile olduğu durumu söylemek isterim. Her kitabınızdan heybeme kattığım güzellikler oldu, fakat bir kitap var ki, kapağındaki fotoğrafta kendimi buldum, yahut da kaybettim.. Büyüklerimiz şöyle derdi mürid mürşidini seçmez; mürşid evladını çağırır. İşte ben bu sözü bir fotoğrafla anladım. O mübarek de Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri oldu. Tasavvuf yolculuğumun başlangıcı işte bu kitabınızdır. Mübareğin ilk kerametini de vesilenizle görmüş oldum.  Sonra yollar sırasıyla açıldı ve ben ait olduğum kapıya vardım. Kuru bir teşekkür yeter mi bu hizmetlerinize? Yetmez, fakat sonsuz teşekkürler. Rabbim sadaka-i cariyenizi kabul etsin, ben şahidim hizmetlerinize, Rabbim de ebeden razı olsun sizden.

 

Selamlar, hürmetler…

-Ayşe kardeşiniz

 

DERDERUN

Ayşe kardeşime,

Halka teşekkür Hakka şükürdür azîz kardeşim. Hiçbir teşekkür kuru ve boş değildir. Bir insana bir kula faydalı olabilmek bütün insanlara cümle yaradılmışa faydalı olabilmek gibidir. Biz dahi teşekkür ederiz. Radıyallah, elhamdülillah, eyvallah, estağfirullah.

Seyriniz, sıhhatli âfiyetli saâdetli, hareketli bereketli olsun. Güzel Allah celle şânühû menzil-i maksûda münzel-i mübâreke vâsıl eylesin.

Amiiin, yâ Muîîn, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

7 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

HONÇA

Hâmidler / hamd edenler, O’na hakkıyla hamd etmediler / edemediler!

Şâkirler / şükredenler, O’na hakkıyle şükretmediler / edemediler!

Müsebbihler / tesbih edenler, O’nu hakkıyle tesbih etmediler / edemediler!

Mükebbirler / tekbir edenler, O’nu hakkıyle tekbir etmediler / edemediler!

Âbidler âbdîler / ibâdet edenler, O’na hakkıyle ibâdet etmediler / edemediler!

Ârifler, O’nu hakkıyle bilmediler / bilemediler!

Muazzimler / ta’zim edenler, O’nu hakkıyle ta’zim etmediler / edemediler!

Zâkirler / zikredenler O’nu hakkıyle zikretmediler / edemediler!

O’na hak ettiği şekilde değer vermediler / veremediler!

Her zaman dünya ve âhiret O’nun elindedir… (S/4)

 

Merhum ve mağfur ilâ rahmeti rabbihil Ğafur ulemâyırâsîhûndan ârifibillâh müctehidifillâh Hacı Tâhir GÜNDÜZ EFENDİ’nin va’ziyye defterinde yer alan, aslı özgün klasik Arabca olan; TRT Arabî’nin değerli elemanlarından Vanlı şanlı aziz kardeşim, berrak gönüldaşım Abdülkerim Emrah Babat tarafından günümüze kazandırılan bu mânidâr muhtevâyı herkese ve her kesime aşk u niyâz ediyorum. Hörmet ve muhabbetlerimle…

Bizim oralarda, Hacı Tâhir Efendi’nin ana baba yurdunda çobanlara verilen hediyeye honça denir. Kendi nefsinin çobanı olabilen herkese honça olsun bu yazı!

Yâ Azîz yâ Ğafûr, Yâ Şekûr yâ Settâr! Yâ Selâm!..

 

Derkenar:

Özgün metinde olmayan “edemediler” kelimeleri, vurgu ola gayretiyle tarafımızdan ilâve edilmiştir. Ehil ve erbâbının bilgilerine…

 

Mustafa Özdamar

1 Haziran 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

YİRMİNCİ YÜZYILDA YİRMİBİRİNCİ YÜZYILI ÎMAR EDEN ŞÂİR MÜTEFEKKİR MÎMAR

Siyâsal anlamda zaman zaman iki mim arasında darlanan zorlanan bir şâir ve mütefekkirdi Üstad Necib Fazıl! Milliyetçilik ve Mukaddesatçılık kavramlarının mimleri bunlar!

Milliyetçilikle ve Mukaddesatçılığın ağır suç sayıldığı dönemlerde Necib Fazıl, bu iki mimin muvahhid ve mücâhidiydi! Bu iki kavramı birleyen ve bu birleme düzleminde gayretlenen bir şiir ve fikir adamıydı.

Necib Fazıl’ın milliyetçiliği kafatası ırkçılığı değildi, Millet-i İbrâhim milliyetçiliğiydi. Mukaddesatçılık da Millet-i İbrâhim mukaddesatçılığıydı. Ayrışma yoktu. Sonraki yıllarda, Erbakan Hoca’nın mim sin harekâtı dönemlerinde azıcık bir ayrışma oldu. Meşreb farkından kaynaklanan yüzeysel bir ayrışmaydı bu. Milliyetçilikde diretenler ülkücü komandolar, mukaddesatçılıkda direnenler mücâhid akıncılar etiketiyle sancak açtılar.

Akıncılarla Komandolar ya da Komandolarla Akıncılar arasında zaman zaman meşreb fanatikliği yokuşlarında tatsız tartışmalar ve hatta sürtüşmeler zuhûr etti. Hiç olmaması gereken şeylerdi bunlar ama, kaderin yorumsuz kavranmaz akışında varmış, oldu.

İki mimin tevhîdinde yazıp çizen, coşan taşan Üstad Necib Fazıl’ı darlandıran ve zorlandıran buydu. Genelde hep atılgan deli fişek delikanlılardan oluşan Komandolarla, onlara nisbetle biraz ağır başlı derviş pîşek velikanlılardan oluşan Akıncılar arasındaki bu siyâsal ayrışma Üstadı çok üzüyordu. Niyet ve gayret bağlamında iki taraf da akıncıydı fakat, politika poetikanın trafiğini rahatlatamadığı için zorunlu bir ayrışma zuhûr ediyordu. Şimdilerde beraberler hamdolsun.

Aslında ve faslında Komandolar için deli veliler, Akıncılar için de veli deliler dense yeriydi ama, siyâset meydanları meşreb farkı hazımsızlığına çözüm üretemiyordu. Herkes, Çiğdem derki ben âlâyım / Yiğit başına belâyım! türküsünde veya Türkîsinde havalanıyordu. Üstadı üzen buydu. Bu öyle bir hazımsızlık kabızlığıydı ki, bu hengâme içerisinde bir ara Üstad’ın Akıncılardan uzaklaştığı ve Komandolarla kucaklaştığı bile söylendi! Bayağı bir gıybeti yapıldı bunun o zamanlar.

Tam o günlerde, biz de Üstad gibi, Millet-i İbrâhim Milliyetçiliği ve Mukaddesatçılığının tevhîdini yaşayan ya da yaşamaya çalışan, ayrımsız, az biraz deli, az biraz veli kanlı kimseler olarak Üstad’ın Erenköy’deki evine gitmiştik.

Sohbet ve muhabbetin akışı içerisinde, Üstad’ı darlandıran ve zorlandıran bu konu da gündeme geldi o gün orada. Biz hiç eşeleyip deşelemediğimiz halde, zuhûrat içinde, şunu söyledi Üstad o anda, bu bağlamda:

Bizim hedefimiz tefrik değil, tevhîddir. Bizim menzil-i maksûdumız, bizim münzel-i mübârekimiz tevhîd-i Bârî’dir! Kitab ve Sünnet sırât-ı müstakîminde kimler daha kavî, daha atılgan, daha gözü pek ve gönlü tok, ise; onların kervanında sarbanlık ederiz biz! Dâvâ tek, ölmemek! Ölmeden önce dirilmektir! Biz siyâset meydanlarında onun bunun derkenârı değiliz! Biz tevhîdin babası Millet-i İbrâhimiz! Gayreti dirâyeti, hamiyeti ve samîmiyeti sağlam olan herkesle berâberiz. Hakk büyük, hedefimiz büyük, ötesi dedikodu malzemesi höyükten ibârettir! Beni mağrur zannederler, oysaki bende gururun zerresi yok!

O gün o evde, Erenköy’de, özde böyle, sözde de böyle ya da buna benzer, “kāl ev kemakāl” şeyler söyleyen Üstad, kendi şiir ve şuur ifâdesiyle “Kanatları toz kelebek / Necib Fazıl Kısakürek”, hayret, gayret ve dirâyetiyle hedefini yakalayan ve menzil-i maksûduna ulaşan murâdına eren âsûde bahtiyar bir fütüvvet ve fütûhât adamıdır! Yüzyılda yapılamayan ıslâhâtı on yılda yapan kadroların hamurkârıdır Üstad! Kavlen, fiilen ve ölmeden önce ölme diriliği içinde hâlen yaşıyor Üstad! Rûhâniyetine selâm olsun, selâm eylesin ukbâdan bize!

 

DERKENAR DEĞİL DERDERUN

Rahmetli Üstad hiç bir zaman; zaman zemin, sosyal siyâsal ve ekonomik şartlar ne ve nasıl olursa olsun; hiç bir durumda pes etmeyen, geri çekilme ve hele hele yenik düşme, ikinci plâna itilme gibi tavırlara asla yüz vermeyen serâzad bir insandı!

Konya İmam Hatib Okulu öğrenciliği yıllarımızda, bir gün bir gece Üstad sahnedeydi, Konya’da bir salonda. Konferansa gelenler arasında, hitâbeti ve kitâbetiyle meşhuuuur Tâhir Büyükkörükçü Hoca da vardı.

Üstad bir ara, azıcık bir ara verince Tâhir Hoca, destur aldı, aynı bağlamda bir şeyler söylemeye başladı. Üstad sahnede kürsüde, Tâhir Hoca salonda ayakta. Hocanın söz yumağı uzayıp da savrulmaya, etki ve katkı gayretiyle konferans içinde konferans niteliği taşımaya ve taşmaya başlayınca, sabrı taştı ve:

– Lutfen benden cesur olmayın hocam! Kelâm kılıncı bizde şu anda! diyerek –gürleyerek ya da kükreyerek demek lâzım aslında- çok beğendiği ve Büyük Doğu’da değerlendirdiği Hoca’nın hamâsetine müsâde etmedi!

Üstad’ın bencilliği ya da benmerkezciliği denilebilir mi buna! Bence hayır! Evet elbet Üstad’da bir ben vardı ama, Yûnus’da zuhûr eden; bir ben vardır bende benden içerû muhtevâsında bir bendi bu bence! Kişisel gurur ve kibir kibriyası değil; genel “ene”l adına, millet adına, ümmet adına, medeniyet adına zuhûr eden toplumsal tümel izzet ve azamet tavrı bu! Tek başına bir ordu, tek başına bir millet, tek başına bir ümmet özelliği taşıyan bir cengâver tavrıydı bu!

Bu bağlamda bir hatıram var, belki azıcık kekre ama, çok aziz ve leziz bir hatıra bu!

Büyük Doğu’nun son döneminde bir yazı gönderdim Üstâda. Yazının başlığı: Üstâdın Vedâ Gazvesi!

Kendimce, Üstadın artık yaşlandığını ve Büyük Doğu yükünü daha fazla taşıyamayacağını düşündüğüm için, kalbime öyle buruk bir duygu bir sezgi geldi. Üstad’ın bazı kesimler tarafından azıcık dışlanır gibi olduğu bir dönemdi. Herkes ve her kesim, dışlama görüntüsü veren bu hatalı algıdan arınarak, bu hakkı ödenmez cengâverin etrafında derlensin toparlansın diye hayrete ve gayrete girerek kaleme aldığım bir yazıydı bu.

Ben kendim gidememiştim, Necati Tuncer’le göndermiştim elden galiba. Ayrıntıyı hatırlamıyorum fakat, hatırımda kaldığı kadar, şöyle bir tepki vermiş o gün orada, Büyük Doğu’da Üstad:

– Vedâ da ne demek! Vedâ yok! Herşeye rağmen son âna kadar edâya devam! Bize kader bu!

O yazıyı yayınlamadı Üstad! Beğenmediğinden değil, vedânın pes etme çağrışımı uyandırabileceğini düşündüğü için heralde, eyvallah! Üstad bu, böylesi şeylere yüz vermezdi, dedim ya! Aynıyla öyleydi!

Ali Mazak’ın, Hasan Fehmi Ulus’un ve Durmuş Çelebi’nin de hazır bulunduğu bir buluşmada, Üstad’a bu bağlamda bir aktarım yaptım:

– Üstadım, dedim Mustafa Miyasoğlu sizin için şöyle bir şey söylüyor!

– Ne söylüyor?

– Şunu söylüyor Miyasoğlu Üstadım: Üstad, güneş gibi etrafına gelen kendine yaklaşan her şeyi ve herkesi kendi çekim gücünde yutarak yakıyor yok ediyor!

Üstadı safâlandıracağını sandığım bu benzetmeye karşı tepkisi şu oldu:

– Eğer ben hakikaten böyle bir adamsam, bok herifin tekiyim demektir bu!

– Aman Üstâdım, estağfirullah!

– Eyvallah, estağfirullah da, ben etrafıma gelen herkesi yakıp yok ediyorsam, tek başıma ne yapacağım, ne işe yarayacağım! Vahdetde kesret, kesretde vahdete ters düşer bu!

Böyle harika bir insandı Üstad! Etkisi de tepkisi de hârika ve bârika bir insandı.

O gün orada, Erenköy’deki evinde aynı mecliste bir zarâfet daha yaşadık Üstad’la.

Üstad’ın çok yoğun bir çalışması vardı, gelene gidene ayıracak fazla vakti yoktu. O sebeple bir ara:

– Gençler, dedi, ne yiyecekseniz, ne içecekseniz, canınız ne çekiyorsa hemen söyleyin, bugün fazla vaktim yok!

Üstad böyle söyleyince:

– Üstadım, dedim, yeme içme derdimiz yok! Biz bize lâzım olan fikir sütünü alıyoruz zâten, şükrederiz, teşekkür ederiz fakat, hani çok tatlı bir kıssa vardır bilirsiniz!

– Bilsem de bilmesem de anlat sen yine de!

– Eyvallah Üstâdım! Rivâyettir, denir ki, esrarlı bir rûhâniyet meclisinde Hazreti Mûsâ, Mûsâ Kelîmullah, Muhammed Habîbullah Hazretlerine: Hay evvelin ve âhirin Peygamberi, hay nebiler kervanının Kervanbaşı, yâ Rauf, yâ Rahîm, zât-ı risâlet penâhınız; benim ümmetimin âlimleri beni İsrâilin peygamberleri gibidir buyurmuşsunuz! Nasıl olur bu? Bunu pek zevk edemedik biz? diye sorunca, Habîbullah Hazretleri: Yâ Kelîm, yâ Kelîmallah! Sen Allah’ın Kelîmisin! Bu kelâmın derûnunu sen kendin özümle ve çözümle istersen? diyerek ümmetinden bir âlimin İmam Gazâlî’nin rûhâniyetini dâvet etmiş meclise.

İmam Gazâlî, hemen ânında: Dahîlek yâ Rasûlallah! Lebbeyk yâ Rasûlallah! Buyur yâ Rasûlallah! niyâzıyla huzura girince, Musâ Kelîmullah: Adın ne diye sormuş. İmam Gazâlî de: Muhammed b. Muhammed b. b. b. b. b. b. filân oğlu filân, filân oğlu filân faslında yedi göbek ecdâdını sayıp dökerken, Hazreti Mûsâ: Dur, demiş, yeter. Dur demesem Âdem’e kadar sayacaksın soy kütüğünü heralde de.. Kitab Sahibi iki büyük peygamber huzurunda sözü uzatmak edeb midir? Âdaba muğayir değil midir? deyince, İmam Gazâlî: Yâ Kelimallah, Hakk Teâlâ Tûr-i Sinâ’da: Elindeki ne? diye suâl buyurunca: Seni tesbih ve tenzih ederim yâ Rab! Emir buyurdun, emrine imtisalen söylüyorum! Bu benim asâmdır! Yorulunca buna dayanırım! Davarımı bununla evirir çeviririm! Vahşilere karşı kendimi bununla korurum! diyerek siz niye uzattınız cevabı Hakk Teâlâ huzurunda? Ayrıca, Hak Teâlâ: Bana değil de asâna mı dayanıyorsun, davarını benimle değil de onunla mı güdüyorsun? Vahşilere karşı kendini benimle değil de onunla mı koruyorsun? Sen bana değil de ona mı güveniyorsun? diye sual buyursaydı ne diyecektiniz? deyince, hayrete ve gayrete giren Hazreti Mûsâ: Hakk Teâlâ huzurundaki mükâlemeyi uzatarak huzûr-u Bârî’de biraz daha fazla kalabilmek için öyle yaptım! demiş. Bunun üzerine İmam Gazâlî: Biz dahi aynı niyet ve gayretle, huzurlarınızda biraz daha şenlenip şereflenmek için uzattık kelâmı! diye arz-ı merâm edince, Mûsâ Kelîmullah, Muhammed Habîbullah Hazretlerine: Özümledim, çözümledim murâd-ı şerîfinizi yâ Resûlallah! diye aşk u niyâz etmiş Üstâdım! dedim, noktaladım kıssayı. O gün orada bu kadar uzatmadım, muhtasar anlattım da, ifâdeyi merâm muktezâyı hâle mutâbık olduğu için, Üstad epey safâlanmıştı.

– Biz de aynı ya da benzer bir niyet ve gayretle sizinle olan beraberliğimizi uzatabildiğimiz kadar uzatma derdiyle bahâneler üretiyoruz Üstâdım! deyince, okşanmayı seven insan tabiatının uzantısı Üstad’da da zuhûr etmiş ve epey şenlenmişti rahmetli.

Madem ki söz yumağı açıldı saçıldı uzadı gitti! Alın size bir hatıra daha, ama nakil bu! Üstad’ın kendisini “mâyı muattar”(ıtırlı su) veya “mâyı mukattar” (yağmur damlası) diye tavsif ettiği Hikmet Anne’den dinlediğim bir hatıra bu! Nükteleri ve dikteleriyle meşhur, âlim, ârif ve mücâhid, Alasonyalı Hacı Cemâl Öğüt Hoca’nın nazlı kızı, Hikmet Öğüt Anne! Çok harika, çok tatlı, çok şefkatli, çok sehâvetli bir insandı Hikmet Anne!

Üstâd’ın Erenköyündeki evinde, bi gün bi yemekte… epey sıcak bir yaz mevsimiydi heraldeki, İslâmbol’un içme suları gündeme girmiş sofrada… Şu su aziz, bu su leziz, filân derken, Çamlıcadaki bir çeşmede inatlaşma başlamış. İnatlaşma suyun ebisi (lezzeti)yle değil debisiyle ilgili…

Çamlıca’daki bu çeşmeden bahsederken, Üstad demiş ki: Şarıl şarıl şarıldayan, gürül gürül gürüldeyen bir hânedan suyu bu!

Üstadın ifâdesini, abartılı bulan arkadaşı: Üstadım, demiş, yazık ki artık şarıl şarıl değil, şırıl şırıl, hatta bazen şiril şiril akabiliyor ancak, deyince, Üstad: kalkın, diyor, Çamlıca’ya gidiyoruz! Aynel yakîn görelim bakalım nasıl akıyor!

Ve gidiyorlar! Henüz oturdukları sofradan kalkıp Çamlıca’ya gidiyorlar, bakıyorlar ki hakikaten de artık şarıl şarıl akmıyor çeşme! Ve izlerinin üstüne Erenköyüne, sofraya dönüyorlar ama, hüznünü tülleyen Üstad, şarıl şarıl tezinde ısrar ederek diyor ki: O bir hânedan suyu! Hânedan suyu hânedan soyu gibidir. Kaynağına çekilmiş şartlar icâbı! Şarlatanlara şamar olsun diye kısmış sesini! Sessiz tokat derler buna şiir dilinde! O şırıltıyı siz yine de şarıltı olarak anlayın! Hânedan hüznünü fâş etmeyin ayıbtır!

Özgüvenini sarsacak ya da örseleyebilecek hiç bir şeye tâviz tahammül ve teslimiyeti yoktu Üstad’ın! Pes etme diye bir huyu yoktu! Atılgandı atılgandı, atılgan! Yılgınlığın yılışmasına müsâdesi yoktu!

Lâf altında kalmaya hiç tahammül edemeyen, yılgınlığın yılışmasına müsâdesi olmayan Üstad, Bursa Hapishânesinde mahkum Nazım Hikmet’in ziyâretine gittiği zaman, Nazım Hikmet, kadim sofradaşına:

– Hoş geldin, meleklerin hocası! diye yılışınca, Necib Fazıl, ânında ve aynı ağırlıkta, azıcık fazlasıyla:

– Hooooş gördük, Âsiyenin kocası! diye cevap vermiş. Bunu da Üstad’ın veliaht şehzâdelerinden biri olan Üstün âbiden, Üstad Üstün İnanç’dan dinlemiştim vaktiyle.

Sonra, zararsız geçmiş olsun yârenliği içerisinde şunu da söylemiş Üstad:

– Üzülme Nazım üzülme! Seni buraya bağlayıp besleyen iktidara teşekkür et!

– Bu da niye, bu da niye Necip? diye sorunca da:

– Rejim benim sistemim olsaydı, ben seni buraya bağlayıp beslemez asardım Nazım!

– O da niye o da niye sofradaşım?

– Bu garîban halkı kendiliğinden kopararak bi yanlıştan daha ağır daha yağır bi yanlışa sürükleyip götürmeye çalıştığın için! demiş Üstad! Rivâyet bu! Böyle bir cengâverdi Üstad!

İbrahim Hakkı Konyalı, kendi döneminden bahsederken: Bizim gazetecilik yaptığımız yıllarda Türkiye’nin üç büyük delisi vardı! Zır deli, zırzır deli, hınzır deli!

Necip Fazıl zır deli bir insandı! Eline ne zaman toplu bir para geçse hemen Büyük Doğu’ya harcar ve bizlere çook yüklü delice telif ücretleri öderdi! Delice cömert bir insandı Necip Fazıl bey!

Deli Nizam diye şöhret yapan Nizâmeddin Nazif bey pervasız bir insandı. Peyami Safa ile Kemalizm tartışması yaparlardı köşelerinde…

Necip Fazıl ile Nizameddin Nazif’den başka, üçüncü bir deliden, hınzır deliden bahsederdi Konyalı ama kimdi, onu hatırlayamadım.

Nizameddin Nazif Bey’in kemalizm tezi konusunda, bizim Nihat Çeçen hocanın “Maziden Hatıralar”ında yakın tarihe ışık tutan bir bölüm var. Çetin hocanın hatırasına göre, Nizameddin Nazif beyin kemalizm tezini Kemal Paşa bile tasvib etmemiş.

Kemalizm konusunun gazetelerde tartışıldığı günlerde Cumhurbaşkanı M. Kemal Paşa, Recep Peker’e: Deli Nizam’a söyle, benim ismimin sonuna kuyruk takmasın! Ben de sizler gibi bir insanım! demiş. (Nihat Çeçen: Maziden Hatıralar, akıl fikir yayınları, 2020 İstanbul s.13)

Üstad Necib Fazıl’a:

– Allah kömür yüklü deveyi iğne deliğinden geçirebilir mi diye takılmışlar.

– Geçirir, demiş.

– Deveyi mi küçültür, iğneyi mi büyültür diye şamata yapmışlar.

Üstadın cevabı şöyle şaklamış:

– Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür! Gökteki yıldızları gözbebeğine sığdıran Allah murâd ederse kömür yüklü deveyi de iğne deliğinden vızır vızır geçirir.

Yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

24 Mayıs 2021

 

Dipnot: Meleklerin hocası, şeytan! Âsiye’nin kocası, Firavun!

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

İNSANLIK KONSEYİNE

-İnsanlığını Sürdürebilen Herkese-

Her şeyi yiyip yutan, ama bi türlü doymayan, doyamayan ve en sonunda kendi kendini yutma hırsında kuduran, kendi kendisiyle boğuşurken mâsumlara dehşet saçan ucûbe bir canavar düşünün!

Böylesine seküler/dünyevî bir mahlûku normalleştirmek ya da etkisiz hâle getirmek zor mu zor, ama imkânsız olmasa gerek heralde ey nâs!

Bu canavar nâr/âteş kusan bir canavar! Onun nârı var, senin nûrun var ey nâs!

Senin nûrunun canavarın nârına galebe etmesi gâlib gelmesi, senin senliğine, kimliğine kişiliğine, gayretine dirâyetine, hamiyet ve samîmiyetine bağlı olsa gerek ey nâs!

Sen ger eger, serâpâ/baştan ayağa nûr olabilirsen, cehennemi söndüren nûr, canavarın nârını haydi haydi söndürebilir mi, söndürür ey nâs!

Yâ Nûr, yâ Kahhâr, yâ Muîn!

Şimşek çakanda önce nûru/ışığı görüntüye gelir; sonra gürleme başlar ve neticede rahmet iner ey nâs!

Yâ Nûr, yâ Kahhâr, yâ Muîn…  Yâ Selâââm, yâ Selââm, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

20 Mayıs 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

KAHRİYYE

Bir vāızın not defteri VAZIYYE diye isimlendirdiğimiz Osmanlıca bir defter var önümde. Bu defter, ulemâyı râsihûndan ârifibillâh Hacı Tâhir GÜNDÜZ EFENDİ’nin, 1940’lı yıllarda, Konya Çumra Merkez Vāızlığı döneminde kaleme aldığı va’z özetlerinden ve bazı notlardan oluşan otuz bir sayfalık risâle niteliğinde bir eserdir.

Bu defterde yer alan, Nisan 1946’larda kaleme alınan bir Kahrıyye var şöyle:

Köşede bucakda, devlete millete kötü niyet besleyenler, kahrolsunlar!

Milletin iyiliğine, ıslâhına çalışmayanlar kahrolsunlar!

Devletin milletin zararına, mahvına çalışanlar, kahrolsunlar!

Devletin milletin, iyiliğini ıslâhını terakkîsini, kuvvetlenmesini, devamını istemeyenler kahrolsunlar!

Allah’ın varlığını birliğini, kudret-i kâmilesini, hududsuz kuvvetini inkâr edenler, kahrolsunlar!

Hazreti Muhammed’in risâletini nübüvvetini peygamberliğini, Kur’an-ı Kerim’i inkâr edenler, kahrolsunlar!

İslâm dinine düşman olanlar, kahrolsunlar! (S/9)

Bu Kahrıyye, sanıldığı gibi bir beddua değildir! Beddua görüntüsü veren, haklılara haklarının haksızlara müstehaklarının verilmesine yönelik gizemli bir lutfiyyedir! Zâlimi zâlimlikten zulm etmekten, mazlumu mağduriyetten kurtarmaya çalışmak lutuf kere lutuftur.

Kahrıyye’nin kaynağı, kaymağı ve dayanağı olan el Kahhâr ism-i şerîfi, aslında ve özünde lutfiyye bir niyazdır! Bu asıl fasıl ve nasıl bağlamında Mahmut Toptaş Hoca “El Esmâ’ül Hüsnâ Şerhi” adlı eserinde şunları söyler:

Yâ Kahhâr, yâ Kahhâr diyerek esen fırtınalar, dağlardaki milyonlarca ağaçların, çürüyen kuruyan kurtlanan dallarını budar, temizler.

Yâ Kahhâr diyerek coşan denizler, denizdeki çeri çöpü kirliliği temizler, durgunluğu giderir ve canlılara can verirler!

Kahraman insan/müslüman, Kahhâr’a olan îmanıyla, öncelikle nefsini kahreder, kendini yener, sonra zâlimlere karşı çıkar, ölümüne kalımına dimdik cihâd eder!

Derderun;

Bugünlerde, “Gece yarısında ve güneş doğarken” en az “306 kerre” yâ Kahhâr virdi tavsiye ediliyor.

Yâ Kahhâr yâ Kahhâr yâ Kahhâr, yâ Nûr, yâ Muîn, Yâ Selâm!

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

ÂSÛDE BAHAR VE ÂSÛDE BAYRAM HERKESE

Bursa Uludağ Güneybudaklar bilgesi Remazân-ı Şerîf Eren kardeşim!

Diger yarın/şakkın, yâr-i ğârın, muazzez refîkan Nevzer Eren kardeşim halklığından hakklığına yürüdü! Küllü nefsin zâikatül mevt âyetine büründü; hayatın bu yakasından öte yakasına geçti göçtü. İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn hicretini yaşadı.

Bütün göç hikâyelerinde, “Gönül mahzûn olur, gözler yaşarır!” Allah’ın sıfatı olan hayatın şandan şana döngü esrârının formatı bu! Hayatın bu yakasından öte yakasına geçiş ve göçüş hikâyesinin seramonisi bu!

Çoook sevgili büyükanne, Fatih Zeyneb, Yakub Nihal ve diğer yegenlerim! Hüznünüz hüznümüzdür! Ortak duygular içerisinde büngüldüyoruz ama, muammâ şu ki, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn! Hepimiz Allah içiniz ve hepimiz O’na döneceğiz!

İrci’î/gel berû emrine imtısâlin neticesi bu! Gel berû dâvetine töhmet şık olmaz!

Yahya Kemal’ce bir ta’ziyye ile “Ölüm âsûde bir bahardır rinde!” Hayatın öte yakasına doğuştur.

Nevzer kardeşim dünyevîliğe hiç bulaşmamış som altın tavırlı bir sâlihaydı, isim müssemmâ ilişkisinin canlı bir örneğiydi. Nevzer, yeni altın, som altın anlamına gelen bir isimdir. Hep hamd û senâda anne olmuş bir pırlantaydı. Rind geldi, rind gitti! Bu sâlihalık içre âsûde bahara erdi, âsûde bayram etti. Ramazan-ı şerîfin mağfiret deminde ve âzadlık seyrinde göç etti.

Nevzer kardeşimin hamd û senâ sâlihatı, ebem ve dedem rahmetlinin tesbîhat ve tahmîdâtını çağrıştırdı bana!

Dört kapı hukûkunda çok muhkem bir âlimdi rahmetli dedem. Şeriat tarîkat, hakîkat mârifet bağlarında ferîd’ul dehr/devrinin biriciklerinden bir ârifti ammaaaa, anlayan anladı, anlamayan anlamadı! Onun namazlardan sonraki tesbîhatlarda büründüğü rast ridâ, hâlâ sarar bürür gönlümü!

Sübhânallaaah Sübhânallaah Sübhânallah!..

Elhamdülillâââh Elhamdülillââh Elhamdülillâh!..

Allahuekber Allaahuekber Allaaahuekber! tesbîhatı, hâlâ ders verir bana!

Allahummec’alnâmin’et tevvâbiiin, Allahummec’alnâ min’et tevvâbiin, Allahummec’alnâ min’et tevvâbin!

Allahım bizi yanlıştan doğruya dönen, sana yönelenlerden eyle!

Allahummec’alnâ min’el mutadahhiriiin, Allahummec’alnâ min’el mutadahhiriin, Allahummec’alnâ min’el mutadahhirin!

Allahım bizi aklanıp paklanıp tertemiz olanlardan eyle!

Allahummec’alnâ min’el mukarrabiiin, Allahummec’alnâ min’el mukarrabiin, Allahummec’alnâ min’el mukarrabin!

Allahım bizi yakîne erdirdiklerinden eyle!

niyazları, hâlâ, âmiin, âmiin, yâ Muîn! dedirtir bana!

Namaz niyâz ve tesbîhat nasıl olur onda gördüm ben!

Namazın niyâzın ve tesbîhatın tadını ve kıvâmını onda yaşadım ben!

Âsûde bahar ve âsûde bayram diliyoruz herkese, hepimize, yılların imbiğinde incelmiş duygular içerisinde ammaaaa; muammâ şu ki her geceyi kadir, her gündüzü kādir beller de kadrini kıymetini bilirsen, bahar o bahar, bayram o bayram olur gurban! Öyle eylesin Rahmân! Üç İhlas bir Fâtiha, yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

13 Mayıs 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

VAV VECDİ VAVLAR ŞENLİĞİ

Vecd, vecde gelme, coşkunluk, esrime, kendine gelme; “kendûden halâs olma” hâlinin heyecan ve sevinci! Vâcib Vâcid ve Vâhid Teâlâ’nın Vâcib’ül Vücûd’un tekliği ve mutlaklığı içinde coşup taşma ve büngüldeme hâli vecd!..

Vav vecdinin bizde uyardığı ve uyandırdığı ilk çağrışım, Vâfî olan Allah’a ve ailesine/cümle yaradılmışa vefâ duygusu!

Vefâ!.. Her şeye ve herkese vefâ! Vehhâb Allah, her şeye ve herkese vefâ bekler kulundan!

Ahde vefâ, akti îfâ ister kulundan!

Ve huve alâ küllî şey’in kadîr / Ve O Her şeylere kâdir olan Allah’ın va’di var, vaîdi var! Va’dinden dönmez, ne va’dettiyse illâki verir, ama vaîdinden vazgeçebilir!.. Gufrânıyla muâmele eder!

Îmânın altıncı şartında yer alan kader muhtevâsı içerisinde sırlanan; ve’l ba’sü ba’del mevt: öldükten sonra dirilme temasında şifrelenen; ve’l ba’sü kable’l mevt veya kable’l fevt: “ölmeden önce ölme” “insanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar” uyanıklığına ulaşma mesajını doğru ve sağlam, isâbetli ve sağlıklı algılama ferâseti bekler kulundan!

Vahdân Allah, verâ ve vekar umar kulundan!

Yâr-i vefâdar isen / Karar kılarsın vefâda / Yâr-i vefâdar değil isen boza içersin cefâda!

Yââââr yâr! Allah yâr / Bunda şekke yer yoktur! / Her şeye ve herkese Yâââârdır Allah / Bunda şekke yer yoktur!

Seyyid Nesîmî derki bu bağlarda:

Yârin cefâsı cümle vefâdır, cefâ değil!

Yâr’i cefâ kılar diyen ehl-i vefâ değil!

Vahdette kesret, kesrette vahdet vardır! Vakfe vâcib burada! Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd, eynemâ tüvellü fesemme vechullah’dır! Vakfe farzdır burada!

Var var var! Vavlarda daha neler vaaar neler!

Vedûd’da sevgi var sevdâ var / Velî’de dostluk! Sev sevdir, Veliyullah olmaya bak!

Vebâ gibi tehlikeli ve tahribkâr olan nefretin vebâlinden korunmak için Vehhâb Allah’ı vekîl et kendine.

Vecîbelere ve vesîlelere özen göster!

Vuslat istiyorsan vahye karşı vakur ol!

Vitr’in Vâsi’liğinden ve Vârisliğinden şüphe etme!

Salât-ı Vitr, Vitr’in/Tek’in rahmet bereket ve desteğidir!

Yâ Hazreti Vitr / hay tek ve mutlak! demekten çekinme! Ancak dört kapı hukukunun sana yüklediği emânete dikkat eyle! Rivâyetle yetinme riâyet et!

Vehhâb Allah, hesab almaz kulundan!

Ben hep seninleydim, sana senden yakîndim! Sen nerelerdeydin? diye sorar sadece! Vallahu Ğafûr’ur Rahîm/Allah Ğafûrdur Rahîmdir!

Ve hüve meaküm, eynemâ küntüm / Nerede olursanız olun, O hep sizinle beraberdir!

Bu bir vâv’ül kasem / Yemin vav’ı cilvesi! Vallahu hayrulmâkirin / Oyun kuranların en yücesi en üstünü Allah vallah!

Zâtına sıfatına / Esmâsına ef’aline / Âsârına esrârına / Selâm ister Vahdân Allah!

Es Selââââm, es Selââm, es Selâm! Allahümme ente’s Selâm! Ve minke’s Selâm! Tebârakte yâ ze’l celâli ve’l ikram! Yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

10 Mayıs 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

EVBE TEVBE VE İNÂBE

Allah’dan korkup kuldan utanmak evbe; cezâ korkusuyla pişmanlık tevbe; cennet cehennem derdinden nedâmet inâbe diye tanımlanıyor!

Bu duygu ve kaygılar içinde:

Tövbe yâ Rabbi tövbe!

Tövbe yâ Rabbi tövbe!

Hatâ râhına gittiklerime!..

Tövbe yâ Rabbi tövbe!

Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime!

Tövbe yâ Rabbi, tövbe estağfirullaaah! yanıklığı içerisinde hâl savuran gönül erlerinin havz-ı kebîrleri etrafında serinlemeye çalışırken, kutup yıldızı Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin “Tevbe” risâlesinin önsözü geldi aklıma:

Bu ön ve öz sözde diyor ki Kotku Hazretleri:

Tasavvufî düşüncede tevbe, sâlikin dünyevî ve uhrevî duygulara takılıp kalan ve dolayısı ile Allah’tan gâfil olan gönlünü bu bağlardan kopararak Rabbına vermesidir.

İnsanoğlunun his ve heveslerinin esâretinde davranışlarını yönlendirdiği bilinmektedir. İşte tevbe, kulun kendi isteği ile irâdesini bir tarafa iterek, Allah’ın irâdesine ram olması demektir.

Tevbe ile günâhkâr günâhından kurtulur. Günâhsız bir derece daha kat ederek ileri gider.

Tevbeyi sadece günâhkârların yapacağını sanmak büyük hatadır. Kimi günâhından, kimi gafletinden, kimi bütün mâsivâdan, kimi ibâdetine güvenmenin verdiği aldatıcı gururdan, kimi de bizzat tevbesinden tevbe eder.

Kulun yaratılış gayesinin farkına varması ve bu ulvî gaye ile yaşadıkları arasındaki tenâkuzu kaldırmaya çalışması tevbenin ta kendisidir.

Hazreti Peygamber (s.a.v):

– Tevbe, pişmanlık ve nedâmetten ibârettir! buyurmuştur. Bu, tevbenin bütün şartlarını ihtivâ eden bir tariftir.

………..

Tasavvuf ıstılahında günâh, sadece şeriatın yasakladığı hareket ve davranışlar değildir. Kalbin meylettiği ve ilgi duyduğu şeyler, yasak olmasa bile kulun gönlünü kendisine çekerek Allah’ı unutturduğu ve isyana sürüklediği için günâh sayılmıştır.

Tevbenin üç makamı vardır:

Birincisi tevbe, ikincisi inâbe, üçüncüsü evbedir.

Tevbe, ceza korkusu ile duyulan pişmanlık.

İnâbe, cennet ve sevab ümidi ile gösterilen nedâmet.

Evbe ise, yalnız Allah’tan korkup, ondan utanarak kötülüklerden vazgeçmek ve emirlere riâyet etmektir…

 

Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’nin bu ihsan ve ikrâmından sonra: Akıl kalbde bir nurdur, nârı nedâmet âteşini bu nûr söndürür ve serinletir insanı! sözü sökün etti gönülden!

Kalbin fuâd mertebesi gönül! Arş-ı Rahmân olan gönül!..

Avnî mahlasıyla şiir ve şuur dokuyan Fatih Sultan Mehmed Hân’a:

Gönül eyvây gönül, vay gönül, eyvây gönül!

Muhibbî mahlâsıyla esip savuran Kanûnî Sultan Süleyman’a:

Baş eğmeyen kimseye sultân olan gönül! dedirten gönül!

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ni:

Hazm olunmaz belâlara sabr eyle / Ākıbet hep güvâr olur ey gönül!. diye inleten gönül!

Âhiri kelâm, ifâdeyi meram; aşk aklıyla yunup yıkanmak çâre vesselâm!

 

Yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

6 Mayıs 2021

 

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

  YANLIŞDAN DÖNMEK TÖVBE

Pür kusûrum hatâ üzre / Kalmadı dermânım özre! hâlet-i rûhiyyesi içerisinde tövbe ve istiğfar şiirleri derlemeye çalıştığım günlerde, gönül sultanlarının şiir ve şuur bahçelerinde iki mısra daha tomurdu gönlümde, tâze ve körpe:

Gülşeninde gübreyim / Beni gül et efendim!

Bu naz ve niyaz mahviyyeti içinde gönül abdesti almaya çalışırken, tövbe ve istiğfara zemin olan günâh kelimesi takıldı aklıma!

Kur’an’ı Kerim’deki cünah kelimesi Mısır şivesi ile Fârisîliğe bürünerek günah diye geçmiş dilimize. Cünah ya da günah, sakınca anlamına geliyor. Sakıncalı olan her şeyde illâki bir kirlilik var mı, vardır!

Gönül abdestleri bozuk olan garîbanın her hâli günah cünah mı, günahtır!

Bu kirlilikten yunup yıkanmanın, bu sakıncalı hâlden arınmanın yolu yöntemi var mı, var! Tövbe ve istiğfar!

Et tâibü min’ez zenbi, kemâ lem zenbeleh!

Estağfirullah el azîm ve etübû ileyh!

Bu tövbe ve istiğfar şifresinin ilk cümlesi Cenâbı Peygamberin, ikinci cümlesi cenâbı ümmetin hediyesidir:

Günâhından tövbe eden, hiç günâh işlememiş gibi olur!

Azîm Allah’a istiğfar eder ve O’na dönerim! anlamına gelir.

 

Eşrefoğlu Abdullah Rûmî Hazretlerinin çok özel bir istiğfar ve tövbe şöleni var:

Hep fesâd işlerime / Estağfirullah tövbe / Yaman teşvişlerime / Estağfirullah tövbe!

Gözümün baktığına / Gönlümün aktığına / Kulağım çaktığına / Estağfirullah tövbe!

Dilimin gıybetine / Nefsimin lezzetine / Hep âzam lezzetine / Estağfirullah tövbe!

Bildim suçumu bildim / Döndüm çalabım tuttum / Geldim kapına geldim / Estağfirullah tövbe!

Benden suçumu sorma / Ayıbım yüzüme vurma / Beni mahrum döndürme / Estağfirullah tövbe!

Settâr-ül uyûb sensin / Ğaffar-üz zünûb sensin / Fettâh-ül kulûb sensin / Estağfirullah tövbe!

Gerçi kim günâhım çok / Rahmetin dahi artuk / Âsîne kapın açık / Estağfirullah tövbe!

Nefs bendine tutuldum / Şeytane esir oldum / Her hata kim ben kıldım / Estağfirullah tövbe!

Eşrefoğlu Rûmî’nin / Şol çok günâhlarının / Keffâretidir onun / Estağfirullah tövbe!

Tevbeyi ta’cil edin / Gelin cennete gidin / Ey mü’minler siz edin / Estağfirullah tövbe!

Arzu yılanlarının / Canları soktuğunun / Tiryâki ol ağının / Estağfirullah tövbe!

 

Yâ Selâm!

3 Mayıs 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com 

SEVGİLİYE SERENAT DUA

Dua etmek, ağlamaklı bir berraklık içinde, Ğâfir/Mü’min 40/60’da: Bana dua edin, beni çağırın, dâvet edin, icâbet edeyim, geleyim!’’ Bakara 2/186’da: Bana dua edene, beni çağırana, dâvet edene icâbet ederim, gelirim!’’ diyen Mutlak Sevgiliye seranat yapmaktır!

Fâtiha sûresi, her türlü benzetmenin üstünde ve ötesinde çoook muhteşem bir seranattır! Tahiyyat tayyibat salavat, salli barik ve rabbenâlar da böyledir. Bütün nazlar niyazlar naatler münâcatlar serenattır. Allahümme ente’s selâm ve minke’s selâm tebârekte yâ zel celâli ve’l ikram, serenattır. Ezân-ı Muhammedî ve bütün salâlar serenattır. Bu içten yakarış, herkesin hâline kāline ve kıvamına göre, kimininki naz, kimininki niyaz olur!

Hâcetin, ihtiyâcın arzı demek olan duanın, bilinen üç mertebesi vardır:

İlki kavlî (sözel), ikincisi fiilî (eylemsel), üçüncüsü kalbî (gönülsel) dua!

Kavlî dua, Kur’an-ı Kerim’de ve hadîs-i şerîflerde yer alan, amel-i sâlihat sâhibi sâlihlerin gönüllerinde kaynayan, elleri açık boyunları bükük garîbanların âminleriyle kanatlanan dualar, en sağlıklı kavlî dualardır!

Fiilî dua, Allah’ın sıfatı olan hayatın helâl ve temiz berrak yaşanması için herkesi memnun edecek hayırlı uğurlu işler yapmak. Yapabildiğin kadar hayır hasenat yapmak. İmkânlar ölçüsünde herkese ve her şeye iyi davranmak.

Kalbî dua, çok özge bir dua. Duyguları, düşünceleri ve davranışları arıtarak, cümle yaradılmışa bir göz ile bakabilme bilgeliği için çalışıp çabalamak. Hiç kimse ve hiçbir şey hakkında kalbde hinlik taşımamak. Kalbde olumsuz duygu barındırmamak.

Kalbî dua, gönlünün tenhâlarında: Allahümme Allahümme! Allahım Allahım! Herşeylere Kâdir Allahım! Adlinden fadlına sığınıyorum; fadlini istiyorum! Celâlinden cemâline sığınıyorum; kemâlini istiyorum! Kahrından lutfuna sığınıyorum; ihsânını istiyorum! RızayıBârin içre iki cihan saâdetleri istiyorum! Senden seni istiyorum seni! Mahrum etme beni! tarzında bir tazarrudur!

Böyle samîmî bir serenat, böyle temiz pâk bir tazarru büngüldemiyorsa içinizde; nesiniz, ne işe yararsınız ki siz, anlamına gelen Furkan 77 âyeti, îmandan îkandan, nazdan niyazdan mahrum nankörlere münkirlere müşriklere hitâb ediyor, sana değil eeey âşık muvahhid! Neuzü billâh, ger eger, senin kalbin de ham bakır tamtakır kuruysa, için dışın murdarsa, sana da hitâb eder elbet! Neuzü billâh, fî emânillâh, yâ Selâm!

Mustafa Özdamar

15 Nisan 2021

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com