Bizim muhtevâ güzelimiz Belkıs İbrahimhakkıoğlu Ahmed Sadık Yivlik hakkında, hakikatli ve muhabbetli bir makale yazdı; mükemmel bir biyografi: Yetim Güzeli!
Müsâde eder de izin verirse eger Belkıs, Türk Edebiyatı dergisinde, Temmuz 2002’de yayınlanan bu harika makaleyi tekraren ve teberrüken aynen almak isteriz, bu hatırat serisine.
Et tekraru hasen velev kâne yüsteksen niyetine destur Belkıs!
SONSUZA KANAT AÇANLAR…
YETİM GÜZELİ
Belkıs İbrahimhakkıoğlu
“İddiasız adamdı Ahmed ağabey, yaşadığı gibi iddiasız gitti. Allah rahmet etsin.” Akşam çöküyordu. Onu özlediği âleme uğurlamıştık. Dünyadaki son durağı sevdiklerinin yanında olsun istemişti. Mustafa Hazım Efendi, Hazım Efendinin talebesi Ahmed Hamdi Efendi ve ihvandan Reşat Bey; bu yeni gelen sevgiliyi nasıl bir bayram merasimiyle karşılamışlardı, Allah bilir. Bizlerse uğurladığımız sevgilinin yokluğunda sükûtu dinliyorduk.
Güzel insanlar, hayatı olduğu kadar ölümü de güzelleştiriyor şüphesiz. Gün bulutların arasından ışıklarını toplarken, kuşlar gökyüzünü tavaf ediyordu. Biz, dünyada kalanlar eksilen parçamızla Soğanlı mezarlığının kapısından arabalara dağılıyorduk. Cemaatten bir zat; “İddiasız adamdı Ahmed ağabey, yaşadığı gibi iddiasız gitti. Allah rahmet etsin.” dedi hüzünle. Seksen yedi yıllık ömrü tek cümlede özetleyecek kadar tanışdı demek.
Evet iddiasız insandı Ahmed Sadık Yivlik. Mutlak ve Tek olan karşısında hiçliğini idrak edenlerin ne iddiası olabilirdi ki? Hem öylesine iddiasızdı ki, onu tanıyanlar ağzından “ben” kelâmını işitmemişlerdir. “Büyüklerimiz buyurmuşlardı ki… Büyüklerimizden öyle işittik.” Böyle başlardı cümleye, ne söyleyecekse, neyi anlatmak istiyorsa…
Ahmed Sadık Yivlik 1915 İskilip doğumlu bir yetim güzeli. Baba, daha o doğmadan Çanakkale’de şehid düşmüş. Savaş yılları, yokluk yılları, acı yılları. Genç annenin bedeni bu yükü kaldıracak kadar güçlü değildir. Kahıra yenilir. Bu devrin ocaklar söndüren illeti verem, onu da yer bitirir ve şehit sevgilinin emaneti, gözünün nuru evlâdı sekiz yaşında iken Hakkın rahmetine kavuşur.
Her yolculuğun bir hareket noktası vardır ve hiçbir şey tesadüf değildir. Murad neyse, sebepler ve vesileler ona göre. Ahmed Yivlik’in manevi yolculuğunda anadan ve babadan yetimlik belki de ilk basamaktır. Ömrünce taşıdığı çocuksu mahzun ifadesi de yüzüne, muhtemeldir ki kimsesizliğinin derûnî dünyasında halden hale dönüşümüyle, daha o yıllarda nakışlanmıştır.
İskilip’te bir zaman akrabaların yanında kalır. Sonra İstanbul’a halasının yanına gönderilir. Halasının kocası Ayasofya müderrislerindendir. Onların himayesinde Büyük Reşid Paşa İlkokulunu bitirir. Orta ve lise tahsili için Darüşşafaka’ya verilir. Yetimliğin çocuk ruhundaki tecellileri, dışarıya kabına sığmayan bir coşku olarak yansır. Dur, durağı olmayan hareketli bir çocuktur. Kalpgözü açık olanlara görünenin ardındaki ayandır elbet. Nitekim Ahmed Hamdi (Tek) Efendi nazarında bu yetimin coşkun halleri sıradan bir taşkınlık değildir.
Ahmed Hamdi Efendi, Mürefteli Abdullah Efendiye müntesip Dramanlı Mustafa Hazım Efendinin talebesidir. Arapça ve Farsçayı iyi bilen, ilim irfan sahibidir. Hoca olduğu Darüşşafaka’da Lâtin harfleriyle tedrise geçildiğinde hocalığı bırakır ve aynı okulun muhasebesinde görev alır. Ama yine bütün öğrencilerin üzerine titreyen, dertleriyle ilgilenen, onları kollayıp yönlendiren bir hocadır. Hâl yoldaşlığı mukadder olunca hâdiseler akışa göre kurgulanıyır. Ahmed Yivlik’i Ahmed Hamdi Efendinin yoluna çıkaran da bu yetimin taşkınlığıdır. Çocuğun hâli dikkatini çeker, ondaki başkalığı farkeder.
Manevî hayatımızın henüz hayatiyetini yitirmediği dönemlerdir. Mekteplerdeki hocalar bir yandan branşlarında eğitim verirler, diğer yandan irfan ve edebin hâl edinildiği meclislerden feyizlenmektedirler. Emanet, Ahmed Hamdi Efendiye teslim edilmeden önce Darüşşafaka Kütübhane Müdürü Arif Bey, Ahmed Yivlik’i Tahir Ağa Dergâhı şeyhi Behçet Efendiye götürür. Daha ilk karşılaşmada Behçet Efendinin nazarları ele avuca sığmaz çocuğun derinlerine nüfuz eder. Ziyaretlerin tekrarında, davranışlarındaki etrafı şaşırtacak ölçülerde farkedilen değişiklik dikkati çeker. Uyarılara kulak asmayan, yerinde duramayan çocuk artık gerilerde kalmıştır. O artık Ahmed Hamdi Efendinin manevî himayesinde açılan kapılardan yoluna devam edecektir.
Yaradılışından gelen cevher, Efendilerin meclislerinde yoğrulup olgunlaşır. Yol olarak bağlı bulunduğu Muhiddîn-i Arabî Hz.lerinin, Hacı Bayram-ı Veli Hz.lerinin ve yoktan Var’a yönelen nice mübareklerin öğütlerini hâl edinmenin ancak Peygamber ahlâkını kuşanmakla mümkün olacağının idrakindedir. Her şey O’ndandır ve gördüğün, bildiğin, işittiğin her şey O’nun tecellisidir. Her yerde ve her şeyde Hakk’ı görenler daima huzurda bulunuşun ürpertisiyle yaşarlar. Ahmed Yivlik daha genç yaşlarda, kullar karşısındaki her davranışın gerçekte tecellinin aslına yöneldiğini kalben de hissedebilmiştir.
Darüşşafaka’daki lise yılları, kişiliğinin ve temayülünün belirginleştiği dönemdir. Edep, vefa ve sadakat öne çıkan vasıflarıdır. Hatta bu özellikleri, destursuz yanına varılamayan İbnülemin Mahmud Kemal Beyin bile dikkatini çekmiştir. Çok sevdiği bu gencin ismine Sadık’ı ilâve eder. Sonraları onun nikâh şahitliğini de yapacaktır.
Ahmed Sadık Yivlik, okulu bitirdiğinde tıp tahsil etmeyi arzulamaktadır. Ancak maddi durumu elverişli olmadığından üniversiteye gidemez. Mezun olunca önce Adapazarı’nda askerliğini yapar. O yıllarda hayatını, güzelliği güneş gibi taşıyan Müyesser Hanımla birleştirir. İnceliği zarafeti ve derunî dünyasının enginliğiyle Müyesser Hanım Ahmed Sadık Yivlik’e Allah’ın bir lütfudur. Evliliklerinden Hüsameddin, Hazım, Fatma ve Ayşe isimli dört çocukları olmuştur.
Askerlikten sonra Zonguldak ve Kırıkkale’de çeşitli memuriyetlerde bulunur. İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’ne tayin olur ve oradan da emekliye ayrılır. Eski tekkelerden Karababa Tekkesi’ndeki çalışma odasında Muhiddin-i Arabî Hz.lerinin Füsusu’l Hikem’inin şerhiyle meşgul olur.
Ahmed Sadık Yivlik, bizim kültürümüzün tezgahlarında dokunan bir güzel insan modeliydi. Yetiştiği dönemlerin havasını çevresine de teneffüs ettirirdi. Bir keresinde Türk Edebiyatı Vakfına Ramazan sohbeti için davet etmiştik. Hatıra çok önem verdiğinden kırmamak için icabet etmişti. Ancak mahcubiyetinden kızardı, sessizleşti, konuşmakta zorlandı. Çünkü o, edindiği terbiye ile hep dinlemiş, sadece sorulduğunda bildiğini kendine mal etmeksizin nakletmişti. Ömrünün son zamanlarında kulakları ağırlamış, gözünden rahatsızlanmıştı. Duyacağını duymuş, göreceğini görmüş olduğundan, şikayetçi değildi. Sadece her gün aksatmadan okuduğu Kur’an-ı Kerim ve Füsus’undan ayrı kalmak endişesiyle mahzundu. Oysa kelâmıyla hâllendiği kitaplarını artık göze ihtiyaç duymayacak kadar kalbinde hatmetmişti.
Ahmed amca, 14 Şubat 2002’de Hakkı’ın rahmetine kavuştu. Kim bilir belki Karababa’da hâlâ “Büyüklerimiz demişlerdi ki…” sözlerini fısıldayan Efendilerin ruhları dolaşıyor ve “Ben” den geçenleri selâmlıyorlardır.
(Türk Edebiyatı Dergisi, Temmuz 2002)