Leh’de anlatabileceğin bir şey varsa anlat, söyle, dinleyelim, istifâde edelim! Aleyh’de konuşacaksan kendine sakla, levvâmede lâzım olur o sana!
Leh’de! Ne demek leh’de? Birilerinin ya da bir şeyin lehinde, o şeylerin herkese lâzım olan özellik ve güzellikleri faslında anlatabileceğin bir şeyler varsa, onları anlat! Ya hayır söyle, ya sus, deniyor hadisde!
Aleyhde olan, gıybet özelliği taşıyan şeyleri ya heybenin arka gözüne at, ya da uygun bir yere bırak!
Çok kolay değil bu, epey zor bir durum! Lehte olmanın da, aleyhde olmanın da kendine özgü zorlukları var mı, var! Tavır imbiklemek diyelim biz buna! Tavır imbiklemek kolay mı, zor elbet, ama imkânsız değil! Lehte olmak da zooor, aleyhde olmak da zor! Lehte olmak, aleyhte olmaktan daha zor zîrâ; söz gümüş ise sükût altındır denir ya hani! Altına ulaşmak, altın tavırlı olabilmek elbet kolay değil, zor, ama asıl hüner, zoru başarabilmektir!
İnsan lehte bir şey söylerken bile, aleyhe ve aleyhteliğe kayabilir mi kayar, kayıyor!
Sözgelimi, bendeniz kardeşiniz, Kur’an bülbülü Hasan Lütfi Ramazanoğlu kardeşimin kelâmullahı şakıyışından söz ederken; Hasan Hocamın doğal ortamdaki mikrofonsuz sâde kıraatı, Kur’an’ı Hakîm’in lâhûtdan nâsûta inzal hazzını yaşatıyor bencağaza! derken bile potansiyel bir paradoksa kayıyor muyum, kaymıyor muyum?
Bazen ve farkına varmadan öyle gizli gıybetler ediyoruz ki, vaaahh eyvah demek bile yetmiyor. Ne demek bu yahu? diyenler, Yüksek Mühendis Yahya Oğuz beyefendiyi dinlesinler. Bakın ne anlatıyor bu bâbda Yahya Oğuz:
— Bir gün Hoca Efendi Hazretlerinin huzurlarındayız. Hafız Necâti Özer’e Kur’an-ı Kerim okuttular, dinledik. Kıraat sona erince, Hoca Efendi Hazretlerine: Ne kadar güzel okudu Hafız Necâti değil mi efendim? dedim.
Ben böyle söyleyince, Hoca Efendi Hazretleri: Yahya, sen bu sözünle gıybet ettin! buyurdular. Aman efendim!. Ben aleyhte bir şey söylemedim ki… Hafız Necâti ne söylediğimi duydu ve üstelik memnun da oldu!. Nasıl gıybet olur bu? dedim.
Hoca Efendi Hazretleri: Yahya, sen o sözünle, Kur’an-ı Kerim’i Hafız Necâti gibi okuyamayanların hepsini gıybet etmiş oldun!. buyurdular.
Peki, böylesi durumlar karşısında hissiyâtımızı nasıl ifâde etmemiz lâzım efendim? dedim.
Bunun üzerine, Hoca Efendi Hazretleri buyurdular ki: Bu Kur’an-ı Kerim ne kadar da güzel okunurmuş, dersin olur biter…
Azîz ve leziz rûhâniyetlerine selâm olsun, Mehmed Zâhid Kotku Hazretlerinin imbiğinden geçen bu mahrem muhtevâ, herkese hepimize lâzım olan temiz bir muhtevâ! Kitabın ve Sünnetin kaynağı ve kaymağı bu!
Böyle olabilmek kolay mı, kolay değil elbet ama, imkânsız da değil! Hüner bu! Kıldan ince, kılıçtan keskince denilen şey bu olsa gerektir!
Ondokuzuncu yüzyıldan seslenen Genc Abdal’ın da dediği gibi:
Sevdiğim dilberin zât-ı envârı
Bilinmez bir zaman böyle gider bu!
Hakîkat mahzeni sırr-ı esrârı
Bulunmaz bir zaman böyle gider bu!
Nûru vechin nedir nakşı bünyâdı,
Hatt ü hâlin nedir, kimdir üstâdı,
Gayet müşkül olur gönül murâdı
Alınmaz bir zaman böyle gider bu!
Türlü cefâ ile uşşâka bakıp,
Aşkın âteşine sinesin yakıp,
Şive-i naz ile dilber çıkıp,
Salınmaz bir zaman böyle gider bu!
Genci! Bu devrânın fenn-i nakkâşı,
Canıma kâr etti derd ü gam taşı,
Ağlayı ağlayı gözlerim yaşı,
Silinmez bir zaman böyle gider bu!
Yâ Selâm!
Mustafa Özdamar
1 Mart 2021