HAŞERÂT VE HAZERÂT

Hem kendi milletine hem de çok ezilmiş üzülmüş, yerlerinden yurtlarından edilmiş garîban Suriye halkına musallat edilen haşerâtı etkisiz hâle getirmek için çalışıp çabalayan insanların cümlesi hazerâttır.

Haşerâtla mücâdele zorunlu ve kaçınılmaz bir işlemdir. Bu tür savaşımlarda ipe sapa gelmez saçma sapan söylemlerle eylem yapmak kadar duygusallığın seline kapılarak çer çöp olmak da aynısı olmasa bile benzer ölçülerde marazî (hastalıklı, sağlıksız) bir tepkidir.

Herkes kendince bir tepki verir; hasta hastalıklı usta ustalıklı bir tepki verir. İnsanın da diğer yaratıkların da tabiatının gereği budur. Bu tamam da… İnsanın üstüne vazife olan bir şey var: Mağdurlara ve mazlumlara, daha ince bir ifâde ile masumlara kol kanat germek, onları korumak ve kollamak! Hastalıklı tepkiler karşısında ustalıklı tepki ve tedbirleri öne almak!. Çâresizliğin içinden çâre çıkarmaya çalışıp çabalamak!.. Haşerât karşısında Hazır ve Hızır olmak!… Hazerât olmak budur.

Bizim gönül coğrafyamızda, Ziya Paşa’nın: Haddini bilmeyeni etmeli nush ile tekdîr / Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir! mısralarında özetlendiği gibi, eve barka, yurda yuvaya, dağa bağa, tarlaya tapana musallat olan haşerât, önce uygun bir dil ve engin bir gönülle uyarılır, îkaz edilir. Bu uyarıya karşı uyarlı ve duyarlı, olumlu ve dolumlu uygun bir tepki gelmezse, yapacak başka bir şey kalmadığı için zorunlu ve son çâre olarak çoğulun yararına imhâ edilir.

Çok çelebi bir ülke şimdilerde Türkiye, yeni Türkiye! Haklılara haklarını haksızlara müstehaklarını vermeyi, haddini hududunu aşan haksızlığa taşanlara haddini hududunu bildirmeyi ilke edinen yeni Türkiye, bu uyarma ve uyandırma işlemiyle uğraştı yıllarca. Şimdi son çâre gereğini yapıyor. Daha ne yapsın a? Yâ Selâm!

 

Mustafa ÖZDAMAR