AHMED YİVLİK BABA ANLATIYOR: TAHİR-ÜL MEVLEVÎ

Çemberlitaş’da, Karababa Dergâhı’nda, Çorumlu Ahmed Yivlik Baba anlattı:

Tâatın zevk-ü sürûr-âveri hoştur amma, bir başka letâfet vardır tevbe ve istiğfarda! diyerek, sevablarla birlikte hatalara da hoş bakan Tahir-ül Mevlevî’ye bir gün birisi, firenk meşreb bir öğrencisi, dans hakkında:

— Efendim, siz de dans ediyorsunuz –sema yapıyorsunuz–, biz de dans ediyoruz, niye buna –bizim danslarımıza– muarız oluyorsunuz? diye takılınca, Tahir Hoca:

— Sizin yaptığınız dansla bizim yaptığımız sema, birbirlerinden ayrı şeyler evladım aynı şey değil! demiş.

Öğrenci:
— Niye ayrı Hocam?  O da dans bu da neticede. Nesi ayrı bunların? diye üsteleyince, Tahir Hoca espiriyi patlatmış:

— Sizinkisi göbek dansı, göbek altı kasık kaşındısı! Bizimkisi gönül valsi evlâdım.

 

TEVEKKÜL SABIR VE MÜRÜVVET

Yine Ahmed Yivlik Baba anlatmıştı, Kasım 1995’lerde Çemberlitaş’da, Karababa Dergâhında: Hallac-ı Mansur Hazretleri “Enel Hak” suçuyla zindana atıldığı zaman, kendisini anlayanlardan birisi, hapishaneye gitmiş ve şunu sormuş, o ziyâret yârenliği içinde:

Efendim, demiş, hakikat-ı tevekkül, hakikat-ı sabır ve hakikat-ı mürüvvet nedir sizce?

Bunun üzerine Hallac-ı Mansur Hazretleri:

Şimdi bak, sen uzaktan geldin, yorgunsun, karnın da açtır, önce bir karnını doyuralım senin… dedikten sonra, bir teveccüh ediyor Cenâb-ı Hakka, anında bir sofra iniyor önlerine: Buyur, diyor Mansur Hazretleri ziyâretçisine, hây de bismillâh!

Ziyâretçi: Aman efendin siz buyurun! deyince, Hallâc-ı Mansur Hazretleri: Yoo ! diyor, bu sofra bizim için inmedi, sizin için indi! Siz yiyeceksiniz bunları! Bizim lokmamız ayrı! Hay de bakalım bismillâh buyurun! diyerek ziyâretçisini doyurduktan sonra, kapı açılıyor, gardiyan giriyor, tayın atıyor içeriye: Al lokmanı baba! diyor gidiyor.

El kadar bir ekmek gardiyanın getirdiği. Gardiyan, o el kadar ekmeği önüne atıp da gidince, ziyâretçisine: Hah, diyor, bizim nasibimiz bu işte! Bununla kifaf-ı nefs ediyoruz biz.

Kendi teveccühüyle inen zengin sofradan tek lokma yemeden, o gelen tayınla yetinen Hallâc, misâfirine: Hakikat-ı tevekkül bu işte! diyor.

Ne demek bu?

Benim anladığım şu: Darda zorda kaldığı halde, gayb sofrası olarak gelen nimetleri hep başkalarına ikram ederek, kendi/nefsi için hep azimet yaparak, hapishanenin kuru ekmeğiyle yetinme halini yaşayarak, kerametin ve zarâfetin gücünü hep başkaları için kullanıyor. Aynı şeyi kendisi için de yapabileceği halde yapmıyor. Tevekkülün hakkı hakikatı bu işte!

Misâfirini mükellef bir sofrayla doyurarak, kendisi de hapishane tayınıyla kifâf-ı nefs ettikten sonra, adama, ziyâretçiye: Sen sıkılmışsındır bu dar yerde, hay de biraz tenezzüh edelim dışarıda diyerek ve kerâmet elini yine misâfiri için işleterek, bir tayy-ı mekân hali içinde onu en özel, en güzel yerlerde gezdirdikten sonra: İşte hakikat-ı sabır da bu! diyor.

Yani, yine kendi/nefsi için kullanmadığı bir imkânı başkaları için kullanma halini böylece yaşatarak anlattıktan sonra: Gitmeliyim ben artık, vakit geldi! Hakikat-ı Mürüvvet-i de daha sonra konuşuruz! diyor ve gidiyor. Hallâc Hazretleri, adamı kendi diyarına uğurladıktan sonra tabii.

Hallâc Hazretleri ertesi günü asılır asılmaz– idam edildikten sonra yâni– o gece rüyasına giriyor: Hay da gel, diyor adama, hakikat-ı mürüvveti sormuştun sen bana bir de… onun cevabını da birlikte yaşayalım gel! diyor ve onu yine çok özel, çok güzel bir yere götürüyor.

Oraya varıp da içeri girdikleri zaman, Efendimiz Aleyhisselâm: Aaaa! Mansur’um geldin mi? Gel gel gel! Yakın gel şöyle! sana çok eziyet ettiler, onlara ne ceza verelim söyle! deyince, Hallâc-ı Mansur: Yâ Rasülâllah! Onlar bu işin hakikatini bilselerdi o eziyeti yapmazlardı, onları af buyurun! diye niyazda bulunuyor. Rasül-i zîşan Efendimiz, adlin de fadlın da yerini bulması için üç defa sordukları halde, Hallâc hep af niyazında bulununca, Efendimiz de: Peki öyleyse! buyuruyorlar ve mesele o celsede kapanıyor mânâda.

Sonra, o meclisten dışarı çıkılınca Hallâc-ı Mansur Hazretleri, adama: İşte diyor, hakikat-ı mürüvvet de budur!

Hallâc-ı Mahsur Hazretlerinin, tevekkül, sabır ve mürüvvet anlayışıbu işte!

Müslüman böyle olacak! Tasavvuf budur…

 

ŞEFKAT

Vaktiyle Eminönü Yeni Câmi’de bir Arnavut Hoca vardı, Allah taksiratını afvetsin, öyle sert bir insandı ki, bazan kürsünün üstünde ayağa fırlar, bağırır, çağırır ve herkesi cehenneme gönderirdi.

İkindiden sonra vaaz ediyor, mevsim Ramazan.

Arnavut Hoca vaazını bitirecek, ondan sonra da … Şeyh Ahmed Efendi vardı. Arnavut Hoca’nın aksine çok yumuşak bir insan. Arnavut Hoca inecek, Şeyh Ahmed Efendi çıkacak, o sohbet edecek… Öyleydi o Ramazanın programı…

Şeyh Ahmed Efendi’nin yumuşaklığını bildiği için, onun konuşma şansını daraltmak için inadına inmezdi kürsüden Arnavut Hoca.. Akşama yakın bitirirdi vaazını bazan.

— Gönenli Hoca Efendi’nin de başına gelmiş böyle terslikler!

— Evet olmuştur! Oluyor maalesef!

İşte o zamanlar, bir gün yine Arnavut Hoca çıkmış kürsüye, her zamanki gibi bağıra çağıra herkesi cehenneme gönderdikten sonra, akşama on-onbeş dakika kala kürsüden inince, câminin deniz tarafındaki başka bir kürsüde sabırla sırasını bekleyen Şeyh Ahmed Efendi: Cemaat, diyor, aşağı yukarı hemen hemen hepiniz evlâd-ü ıyal, torun torlak sahibi insanlarsınız.. Şimdi şurada veya başka bir yerde, evinizde barkınızda oturup dururken, çocuğunuz dışarda bir çığlık atsa, analık babalık gayretiyle hemen anında kapıya, pencereye, dışarıya koşarsınız değil mi? Ciğeriniz yanar o anda, ne oldu diye! Onu öper, koklar, kucaklar, derdi her ne ise onu derhal izâleye, teselliye, rahatlatmaya çabalarsınız değil mi?

Neye yaparsınız bunu? İçinizdeki rahmetten dolayı… Allah’ın size ikram ettiği, içinize yerleştirdiği rahmet ve şefkat kabarmasıyla yaparsınız bunu değil mi?

Kulun şefkati böyle olursa, Allah’ın şefkati nasıl olur bir düşünün! Allah Erhamürrahimindir… demiş bitirmiş. Her şeyi bir kaç dakika içinde özetlemiş..

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com