AHMED SÂDIK YİVLİK BABA

Yivlik Baba’yla bizim özel, özgün ve özge bir yakınlığımız vardı! Karababa kapısından Ahmed Sâdık Yivlik Baba’nın makam odasına destur selâmı verirken; Câmî’nin farsça söylediği, Nev’i’nin Türkçeye çevirdiği harika dörtlüğü paylaşırdık, gönül gönüle, aşkla şevkle zevkle!

Hakir fakir bencağaz:

– Esselââââm Ahmed Baba, esselâm! Ben bilmez idim gizli ayan sen imişsin!

Ahmed Sâdık Yivlik Baba:

– Ve aleykümüsselââââm ve aleykümselâm ve rahmeh! Tenlerde ve canlarda nihan hep sen imişsin!

Hakir fakir bencağaz:

– Âlem içre bir nişân ister idim ben senden!

Ahmed Sâdık Yivlik Baba :

– Âhir şunu bildim ki cihân hep sen imişsin! der bağlardık girizgâhı muhabbetle!

Kendiliğinden gelişen böylesine doğal ve doğaçlama bir düet oluşurdu aramızda!

İkimizi de saran bürüyen mahrem muhtevâ, Şeyhülekber’in vahdet neşvesi! Bizi ayıltan da bayıltan da şerâb-ı tahûr buydu!

Fenâ fidduhân olan bendeniz, kütübhânede çalıştığım yıllarda da, aynı minval üzre devam ettiğim için, ziyâretçileri uyarmak recâsıyla şöyle bir mini tabela koymuştum masama:

Lutfen duhân etmeyin / Bizi ziyan etmeyin / Biz size ettik diye / Lutfen siz de etmeyin!

Bizim hâl-i pür helâl veya melâlimiz buydu o zamanlar. Vaktiyle, gençlik demlerinde kendisi de duhân eden, vakti saati gelince bırakan Ahmed Baba, benim de bırakmam için gayrete girince:

– Sende bırakan bende devam ediyorsa, ne yapabilirim Ahmed Baba! deyince, tatlı tatlı, gülümsü gülümsü, tülümsü tülümsü, yumşak ve şefkatli epey gülümsemişti rahmetli.

Ahmed Baba, şeriat ve tarikat, hakikat ve marifet bağlamında öyle kavî bir insandı ki, namaz kılacağı zaman terliklerini bile nizamlı olarak kıbleye çevirirdi.

Nûru Hüdâ edebinin kanlı canlı tâcı olan Ahmed Sâdık Yivlik Babayla ilgili hatıratımızı daha önce de yazdık çizdik ama, et tekraru hasen velev kâne yusteksen doğrultusunda tâzelemek istiyoruz! İlki:

İBNÜL EMİN
MAHMUD KEMÂL İNAL BEY

1870’lerde İstanbul’da dünyaya gelen İbnül Emin Mahmud Kemâl İnal Bey, kendini ilme ve irfana adamış dobra dobra bir adammış. Kendini tamamen ilme verdiği için evlenme fırsatı olmamış.

1957’lerde yine İstanbul’da Hakka yürüyen İbnül Emin Mahmud Kemâl İnal Bey, ölümünden önce, zengin kütübhânesini İstanbul Üniversitesine, Bakırcılar’daki babadan kalma konağını da İlim Yayma Cemiyetine bağışlamış.

Son Sadrazamlar, Son Asır Türk Şairleri, Son Hattatlar adlı eserleri meşhurdur. Musiki adamlarıyla ilgili Hoş Sadâ adlı eseri yarım kalmıştır.

Tuhfetü’l-Hattâtîn, Menakıb-ı Hünerve-rân, Şeyhülislâm Yahya Divanı, Hersekli Arif Hikmet Divanı, Lefkoçyalı Galib Divanı’nın yayınlanması da onun gayretinin ürünüdür.

Çok kudretli bir kültür adamadır.

Mahmud Kemâl İnal Bey merhumun bilinmeyen yönlerini, ona, çocukluk ve gençlik yıllarında hizmet vermiş Ahmed Yivlik babadan dinliyoruz.

Aslen Çorumlu olan gönül adamı Ahmed Yivlik Baba’nın hayatının büyük bir bölümü Çemberlitaş’la Bayazıd arasında geçmiş.

Hâlâ aynı güzergâhta gidip gelen Çorumlu Ahmed Yivlik Baba’yla, Çemberlitaş’da, Karababa Sokağında, Karababa Dergâhı’nda yaptığımız pazartesi yârenliklerini sizlere de dinletmeyi arzu ediyorum. Neler anlatıyor bakın Ahmed Baba:

 

MAHMUD KEMAL İNAL BEY

SÂDIK OLSUN MAHLÂSIN

— İbnül Emin Mahmud Kemâl İnal Bey merhumu öğrencilik yıllarımda tanıdım ben. İstanbul İslâm Eserleri Müzesinin Müdürüydü o zamanlar. Yıl 1933 filândı galiba. Okuldan toplu olarak müzeye gittik. Başımızda ileri sınıflardan bir âbimiz vardı. İşte o ziyâret sırasında hepimizle tek tek ilgilendi Mahmud Kemâl İnal Bey. Analarımızın babalarımızın adlarına varıncaya kadar bir sürü şey sordu bize.

Tabiî bu arada, bana da: Nerelisin? diye sordu.

Çorumluyum efendim!.

Babanın adı ne?

Sâdık efendim!..

Mahlâsın var mı?

Yok efendim.

Sâdık olsun öyleyse!. dedi.

Orta Mekteb talebesiyim o anda ben henüz. Sonra, ne kadar zaman geçti aradan bilemiyorum, bir gün baktım, Fatih’teki Tahir Ağa Dergâhı’na gelmiş Mahmud Kemâl İnal Bey. Öteden beri aşağı yukarı her hafta, belli bir günde –Pazartesiyi Salıya bağlayan geceleri– orada –Tahir Ağa Dergâhında– toplanırlar, sohbet ederlermiş meğer.

Sohbetten sonra, onlar kalkıp gidince, ben –Tahir Ağa Dergâhının o tarihlerdeki Şeyhi Behcet– Efendi’ye: Efendim, dedim. Mahmut Kemâl Beyle İslâm Eserleri Müzesinde tanıştık biz. Hatta bana da: Senin mahlâsın Sâdık olsun! dedi.

Ben böyle söyleyince, bizim Efendi: Yaa öyle mi? Rânâ, âlâ, pek güzel! dedi, memnun oldu.

Müteâakib –onu takib eden– hafta, gene onlar geldiği zaman, Kemâl Bey’e söyledi Efendi: Siz, Ahmet oğlumuza Sâdık mahlâsı vermişsiniz Müzede, pek sevinmiş, memnun oldu! deyince, Mahmud Kemâl Bey: Fenâ’mı söylemişiz!. diye latife etti.

Mahmud Kemâl Bey böyle naz perdesinde latife edince, Efendim de aynı perdeden: Aman efendim, o da ne demek!. Memnuniyete medar bir şey bu!. deyince, Mahmud Kemâl Bey, konağında yaptıkları toplantılardan söz etti bana: Gel, dedi, bizim konağa da gel, beklerim! İstifâde edersin!

 

BÜCÜR BENİ MAT ETTİ

Bu derleme sırasında, benim tanıdığım birkaç “Kâmil” den –kâmil insandan– biri olan Ahmed Yivlik Baba’ya –ki, ben kendilerine bazan âbi, bazan da baba diye hitab ediyorum– kendilerinin de biyografilerini tesbit bakımından:

— Siz Çorum İskilip doğumlusunuz. İskilip’de Yivlik diye bir zirve var, soyadınız da oradan geliyor.

İstanbul’da Dârüşşafaka Lisesinde okudunuz ve Sağlık Bakanlığına bağlı çeşitli yerlerde sağlık hizmeti verdiniz. Şu anda emeklisiniz ve yine insanların sağlığıyla –ruh, gönül, beyin ve beden sağlığıyla– ilgili çok nezih çalışmalar yapıyorsunuz. Bunları biliyorum ama, doğum tarihinizi bilmiyorum! Söyleseniz de onu da kayda geçsek? deyince, tatlı, yumuşak ve sevecen bir tebessümle:

— Mahmud Kemâl Bey çok kızardı yaşını soranlara, Allah rahmet eylesin! Nazardan çok sakınırdı: Hasût insanlar!. diye gürlerdi: Hasut insanlar! Kendilerini israf etmişler, kendileri çökmüşler, bize haset ediyorlar!. diye kızardı.

Bir bayram sonrası gittim, konakta geleni gideni karşılıyorum, çay getiriyorum, boşları götürüyorum filân derken koşuşturuyorum ya!..

Bayram günlerinde konakta Mahmud Kemâl Bey’in sevmediği, istemediği bazı hadiseler olmuş ufak tefek. Mahmud Kemâl İnal Bey, İslâm Eserleri Müzesi’nin Müdürü ya!.. İşte bayram dolayısıyle oradaki bazı hademeler gelmişler, hizmet etmişler konakta gelene gidene. Öylesine değil, ücretlerini de alıyorlar. Mahmud Kemâl Bey, onlara bu hizmetlerinden dolayı normal yevmiyelerini en azından ikiye katlayan bir ücret ödediği halde, onlar açgözlük ederek, bir de gelenden gidenden bahşiş almışlar!. Buna çok kızmış Mahmud Kemâl Bey ve ben de o kızgınlığın üstüne varmış olacağım ki, ben öyle bir aşağı yukarı inip çıkarak hizmette kusur etmemeye uğraşırken, bir ara: Evlâdım, dedi, Allah razı olsun, çok çırpınıyorsun fakat sana bir şey yapamadık.

Mahmud Kemâl Bey böyle söyleyince, ben: Üzülmeyin efendim, dedim, Ben ücretimi alıyorum!

İşte o zaman: Neeeeee!?! dedi.

Önceki rahmet ve şefkatin aksine hiddet ve şiddetle söyledi bunu. Müzenin hademeleri gibi benim de gelenden gidenden para aldığımı zannetmiş meğer ben öyle söyleyince de, onun için kızmış. Neeeeee? Sen de mi? deyince: Tabiî efendim, her gelen selâmün aleyküm diyor! Bundan büyük ücret mi olur?.. filân diyerek ben yine çay getirmek için veya başka bir şey için yine odadan sofaya çıkınca: Bücür beni mat etti!.. demiş.

 

O KADAR ACELE ETME

Mahmud Kemâl Bey, böyle bir davet yapar da biz kaçırır mıyız onu? Gittik tabiî, fırsat buldukça kaçırmamaya çalıştık toplantıları.

Gidiyoruz geliyoruz ama, tıfılız henüz tabiî daha. İstanbul’un hatta Türkiye’nin bütün ekâbiri, kalbürüstü büyükleri orada toplanıyor, çok güzel görüşmeler konuşmalar oluyordu. Hepsi de bilgi, görgü, ilim irfan âbidesi nezih kimseler. İmreniyorum onlara, içim gidiyor hepsine… Öyle imreniyorum, öyle imreniyorum ki, bir gün yine işte öyle bir toplantıdayız. Mahmud Kemâl Bey’in de hemen yanıbaşındayım. Ben gene öyle, hayran ve sergerdan, içimin içinden, gönlümün derinliklerinden: Ben ne zaman böyle –bunlar gibi– olacağım? diye içimden kendi kendime olgunluk dolgunluk düşü kurarken, Kemâl Bey, anında âniden bana dönerek: Aaaaa! dedi, dur bakalım, ne acele ediyorsun? Peygambere bile peygamberlik kırk yaşından sonra geldi! Daha dur bakalım, o kadar acele etme!

Sen hele şöyle bir elli elli beşine bir gel de… Ondan sonra gözle gözleyeceğini! dedi.

— Ve dediği de tahakkuk etti! Yani siz, elli ve elli beş yaşlarınızda yakaladınız o tarihlerde, onlarda görüp imrendiğiniz hâli?

Şöyle düşünmek lâzım bunu. Mahmud Kemâl İnal Bey merhumun, herkesin bilmediği bir yanı ortaya çıkıyor burada. Hem içinizden geçeni okuyor, cevap veriyor, hem de söylediği gerçekleşiyor?

VEDÂ ZİYARETİ

Biz evlendikten sonra, Zonguldak Sağlık Müdürlüğüne tayinimiz çıktı oraya gideceğiz. Veda ziyâretine gittik hanımla birlikte, Mahmud Kemâl İnal Bey’e.

Nikâhımıza gelmişti bizim Mahmud Kemâl Bey. Hem teşekkür edelim, hem de veda edelim diye gittik ziyâretine. İşte tabii önce eşime, bir Müslüman kadın nasıl olmalıdır, diye uzun bir konuşma yaptı, husûsi çalışma odasında. Aşağı yukarı birbuçuk saat kadar konuştu. Ondan sonra… Biz de acele ediyoruz, daha dolaşacağımız yerler var, biletimiz alınmış yola çıkacağız filân diye kıvranıyorum ben fakat, nefes bile aldırmıyor adeta! Hiç fasıla vermeden mütemadiyen devam ediyor. Müslüman hanımların vazifelerini sayıp döktükten sonra en nihâyet bana yönelerek! Haaa! dedi, bak, erkekler de yan gelip oturacak değil! Resülullah Efendimiz bile, hanımları mutfakta çalışırken gider, onlara yardım olsun diye soğanını doğrarmış! Soğanını soyarmış! diyerek Müslüman erkek nasıl olmalıdır mevzuunda da bir hayli bana nasihat ettikten sonra: Offf! Yoruldum! Ne yapalım. Cenâb-ı Hak bizde de böyle Kelâm sıfatıyla tecelli ediyor! dedi bitirdi.

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.comdan SATIN AL

www.kirkkandil.com