Çok keskin bir duyarlığa sahibti. Kafasıyla değil kalbiyle yaşardı. Gösterişe ve “goy goy”a geçit vermezdi. Ortam ve şartlar ne olursa olsun, söyleyeceğini pat diye söyler ve sözünü esirgemezdi. Farklı bir kişiliği vardı.
1975’lerde tanışmıştık. On yıllık dostluğun içinde belki asırları doldurabilecek hatıralarımız var. Fakat hatıralar konuşmuyorlar!
“O bulutun gölgesine” varmış, “ilk günâhın tövbesinde” yanmıştı.
Küt değildi. Keskindi! Son demine dek de böyle kaldı. Pek çok sanatkârda gördüğüm dağınıklık onda çok daha fazlaydı. Uzun süre Çengelköy sırtlarında “Harabat” adını verdiğimiz, harap ahşap bir evde yalnız yaşadı. Oysa daha önceleri çok renkli bir hayatı vardı. “Harabat”da geceler ve gündüzler boyu süren uzun sohbetlerimiz olmuştur. “Devran”ı o zaman kaleme almıştım. Armağan Tekin’le ilgili bölümleri gerçeği yansıtır. Hayal ürünü değildir. Kişiler de olaylar da gerçek hayattan alınmıştır. Ama irtihal ettiği zaman hakkında tek bir satır bile yazamadım.
Büyük bir sanatkârdı, ama sanatını icra imkânını bulamadı. Rastgele bir kalemle rastgele bir kağıda çiziktirdikleri bile bir sanat eseriydi. Benim “kitab sünnet icma’-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha”yı temsil eden jeneriğimin eskizlerini de o çizmişti. O günlerden bu günlere arşivimde aziz bir hatıra olarak sakladığım başka desenleri de vardır.
Kabri cennet olsun. Yâ Selâm!
Mustafa Özdamar
27 Ocak 2021