HALLÂC-I MANSÛR’A GÖRE TEVEKKÜL SABIR VE MÜRÜVVET

Ahmed Yivlik Baba anlatmıştı, Kasım 1995’lerde Çemberlitaş’da Karababa Dergâhında:  Hallâc-ı Mansûr Hazretleri “Enel Hakk” suçuyla zindana atıldığı zaman, kendisini anlayanlardan birisi, hapishaneye gitmiş ve şunu sormuş, o ziyâret yârenliği içinde:

Efendim, demiş, hakikat-ı tevekkül, hakikat-ı sabır ve hakikat-ı mürüvvet nedir sizce?

Bunun üzerine Hallâc-ı Mansûr Hazretleri:

Şimdi bak, sen uzaktan geldin, yorgunsun, karnın da açtır, önce bir karnını doyuralım senin… dedikten sonra, bir teveccüh ediyor Cenâb-ı Hakka, anında bir sofra iniyor önlerine: Buyur, diyor Mansûr Hazretleri ziyâretçisine, hây de bismillâh!

Ziyâretçi: Aman efendim siz buyurun! deyince,  Hallâc-ı Mansûr Hazretleri: Yoo! diyor, bu sofra bizim için inmedi, sizin için indi! Siz yiyeceksiniz bunları! Bizim lokmamız ayrı! Hây de bakalım bismillâh buyurun! diyerek ziyâretçisini doyurduktan sonra, kapı açılıyor, gardiyan giriyor, tayın atıyor içeriye: Al lokmanı baba! diyor gidiyor.

El kadar bir ekmek gardiyanın getirdiği. Gardiyan, o el kadar ekmeği önüne atıp da gidince, ziyâretçisine: Hah, diyor, bizim nasibimiz bu işte! Bununla kifaf-ı nefs ediyoruz biz.

Kendi teveccühüyle inen zengin sofradan tek lokma yemeden, o gelen tayınla yetinen Hallâc, misafirine: Hakikat-ı tevekkül bu işte! diyor.

Ne demek bu?

Benim anladığım şu: Darda zorda kaldığı halde, gelen nimetleri hep başkalarına ikram ederek, kendi/nefsi için hep azimet yaparak, hapishanenin kuru ekmeğiyle yetinme halini yaşayarak, kerâmetin ve zarâfetin gücünü hep başkaları için kullanıyor. Aynı şeyi kendisi için de yapabileceği halde yapmıyor. Tevekkülün hakkı hakikati bu işte!

Misâfirini mükellef  bir sofra ile doyurarak, kendisi de hapishane tayınıyla kifâf-ı nefs ettikten sonra, adama, ziyâretçiye: Sen sıkılmışsındır bu dar yerde, hay de biraz tenezzüh edelim dışarıda diyerek ve kerâmet elini yine misâfiri için işleterek, bir tayy-ı mekân hali içinde onu en özel, en güzel yerlerde gezdirdikten sonra: İşte hakikat-ı sabır da bu! diyor.

Yani, yine kendi/nefsi için kullanmadığı bir imkânı başkaları için kullanma halini böylece yaşatarak anlattıktan sonra: Gitmeliyim ben artık, vakit geldi, Hakikat-ı mürüvvet-i de daha sonra konuşuruz! diyor ve gidiyor. Hallâc Hazretleri, adamı kendi diyarına uğurladıktan sonra tabi.

Hallâc Hazretleri ertesi günü asılır asılmaz idam edildikten sonra, yâni o gece, adamın rüyasına giriyor: Hay de gel, diyor adama, hakikat-ı mürüvveti sormuştun sen bana bir de… Onun cevabını da birlikte yaşayalım gel! diyor ve onu yine çok özel, çok güzel bir yere götürüyor.

Oraya varıp da içeri girdikleri zaman, Efendimiz Aleyhisselâm: Aaaa! Mansur’um geldin mi? Gel gel gel! Yakın gel şöyle! Sana çok eziyet ettiler, onlara ne ceza verelim söyle! deyince, Hallâc-ı Mansûr: Yâ Resûlallah! Onlar bu işin hakikatini bilselerdi o eziyeti yapmazlardı! onları af buyurun! diye niyazda bulunuyor. Rasûl-i Zîşan Efendimiz, adlin de fadlın da yerini bulması için üç defa sordukları halde, Hallâc hep af niyazında bulununca, Efendimiz de: Peki öyleyse! buyuruyorlar ve mesele o celsede kapanıyor mânâda.

Sonra o meclisten dışarı çıkınca Hallâc-ı Mansûr Hazretleri, adama: İşte diyor, hakikat-i mürüvvet de budur!

Hallâc-ı Mansûr Hazretlerinin, tevekkül sabır ve mürüvvet anlayışı bu işte!

Müslüman böyle olacak! Tasavvuf budur…

Yâ Selâm!

 

Mustafa Özdamar

22 Mayıs 2020

www.idefix.comdan SATIN AL

www.dr.com.trden SATIN AL

www.kitapyurdu.com

www.kirkkandil.com